Excerpt for Sanal Zaman Makinesi by , available in its entirety at Smashwords

1

Tren ağır ağır ilerlemeye başladı. Kendine has ritimli gürültüsü yavaş yavaş vagonu doldurdu, önce hafif, sonra artan bir tempoyla. Gözlerini trenin camına dikti. Tren hızlandıkça dışarıdaki nesneler daha hızlı geçmeye başladı. Düşündü oysa birkaç ay öncesine kadar normal bir hayatı vardı. Bu olayların neden başladığını biliyordu. Şimdi kaçmak zorundaydı. En azından peşindekileri bir süreliğine atlatmak zorundaydı. Böyle şeyler hep filmlerde olur sanırdı ya da haber kanallarında. Gerçek hayatta da olabiliyordu demek.

Tren Ankara ya gidiyordu. Adana’dan hareket etmişti. Adana Ankara arası trenlerde son yıllarda numarasız bilet de satılırdı. Tren Pozantı’ya kadar ekspres tren değil, adeta banliyö trenine dönerdi. Koridor numarasız bilet almış yolcularla hınca hınç dolmuştu. Ellerinde çantalı, valizli; kucaklarında sağında solunda küçük çocuklu anneler. Keskin gözlerle oturan yolculara bakıyor boş bir koltuk arıyorlardı. Bir hayli uzun yolu olan numaralı biletli yolculardan tabiî ki hiç biri koltuğunu vermek niyetinde değildi. Belediye otobüsü değildi ya bu. Zarar etmesin diye ekspres treni banliyö trenine çeviren yetkililere sormak lazımdı aslında bu durumu. Ya da bile bile numarasız bilet alan yolculara. Yapacak bir şey yoktu. Birkaç saat sonra tren Pozantı’ya vardığında normale dönerdi. Ansızın canı bir sigara içmek istedi. Şimdi vagon arasına çıksa döndüğünde muhtemelen biri yerine oturmuş olacaktı. Yorgun gözlerini sımsıkı kapattı.

İstanbul’dan bir süre önce ayrılmıştı. Peşindekiler, Adana’da izini kolayca bulmuşlardı. Ne olacaktı bundan sonrası? Nasıl bir yaşam bekliyordu onu? Bir gerçek vardı ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peşindekiler kimdi? Hiçbir fikri yoktu. Yerli mi yabancı mı? İstihbarat görevlileri mi? Özel bir firmanın ya da menfaat grubunun üyeleri mi? Bir örgüt tarikat ya da buna benzer bir grubun elemanları mı? Ama onların neyin peşinde olduklarını biliyordu. Üzerinde çalıştığı şey için çok uğraşmıştı. Çok okumuştu, çok denemişti, şimdiye kadarki ömrünün en güzel yıllarını bu uğurda feda etmişti. Sonunda bitirmek üzereydi. Belki de dünyanın kaderini değiştirecekti. Bu adamlar nereden çıkmıştı şimdi? Üzerinde çalıştığı şeyin nasıl farkına varmışlardı? “Kahretsin” dedi fısıltı halinde kendi duyacağı bir ses tonuyla. İçinde derin bir sıkıntı hissetti. Nasıl başa çıkacaktı tüm bunlarla? Kendi halinde bir elektronik mühendisiydi sonuçta. Ne kavga etmeyi bilirdi ne de maceralı bir geçmişi vardı. Bütün ömrü araştırma yapmak bilgisayar programları geliştirmekle geçmişti. Kendini birden çok zayıf ve yetersiz hissetti. Dünya büyüdü gözünde; oysa kendisi ne kadar da güçsüzdü.

‘Bir şeyler yapmalıyım’ diye geçirdi aklından.

Bunca yıldır emek verdiği bir hayalin başkası tarafından kullanılmasına gönlü razı olamazdı. Bu kadar basit değildi yaşam.

Adamları ilk defa on beş gün önce fark etmişti. Her sabah evden çıkar servis otobüsüne biner çalıştığı firmaya giderdi. İthal elektronik cihazlar üzerine çalışıyorlardı. Az da olsa yerli imalat da yapılıyordu Cevat’ın çalıştığı firmada. Evden çıkarken, firmada öğle yemeklerine giderken izleniyormuş hissine kapılmıştı. Bir süre sonra hep aynı adamların belli bir mesafeden fazla yaklaşmadan kendisini izlediklerini fark etmişti. Giyimleri tuhaftı. Uzun pardösüleri, şapkaları ve şık takım elbiseleriyle sanki ajan ya da ona benzer birileriydi. Ne yapacağına karar verememişti önce Cevat. Epey süredir izin kullanmamış iş harici bütün vakitlerini kendi hayalinin peşinde çalışarak geçirmişti. Aklına izin alıp başka bir şehre gitme fikri gelmişti. Atladığı gibi Adana’ya gelmişti. İşi gereği Adana’yı iyi biliyordu işi icabı oraya daha önce bayi toplantıları için gitmişti.

İstanbul’ un keşmekeşinden sonra ne zaman Adana’ ya gelse huzur bulurdu. Şehrin ortasından geçen Seyhan nehri, buram buram kokan ve tüm şehri kaplayan kebapçıları, kış aylarında ilkbaharı anımsatan sıcak havası, dümdüz bir şehir olması, tüm yolların birbirine kavşaklarla bağlı olması, bisikletli- motosikletli trafiği oldum olası Cevat’ın hoşuna giderdi. Esmer, uzun boylu, dolgun memeli kızları, kendine has şiveyle konuşan insanları… Farklı bir kültür vardı bu şehirde.

1970’li 1980’li yıllar Adana’nın altın yılları olmuştu. O dönemlerde pamuk iyi para ederdi. Sabancı Grubu’nun büyük fabrikaları vardı. Binlerce kişi bu fabrikalarda istihdam edilirdi. Zengin ve toprakları bereketli bir şehirdi Adana. İnsanlar mutlu ve refah içindeydiler. Rivayete göre o yıllarda ünlü bir manken, şarkıcı ya da film yıldızı olmanın yolu Adana’dan geçerdi. Anadolu’da doğuyla batı kültürünün karşılaştığı ilk şehirdi Adana. Son yıllarda Güneydoğudan epey göç aldığından demografik yapı bozulmuştu. Adanalılar pek memnun değildi bu durumdan. İşsizlik artmış, yeni oluşan varoşlarla beraber suç işleme oranı yükselmişti. 1980’li yıllardan sonra zamanın Başbakanının da teşvikleriyle Sabancı Grubu yatırımlarını batıya kaydırmış, büyük fabrikalar bir bir kapanmıştı. Pamuk da para etmez olmuştu.

Cevat severdi Adana’yı. Kendini daha iyi hissederdi Adana’da. İzne ayrılınca peşindekileri atlatmak için düşünmeden Adana’ya gelmişti. Biraz kafa dinler, belki adamlar da peşini bırakırdı. Kendisi son zamanlarda çok aşırı çalıştığı için hayal görmeye başlamış olamaz mıydı? Olabilirdi elbette. Adana’ya geldikten kısa bir süre sonra peşindeki adamlar yine onu bulmuştu. Hem de çok gerçeklerdi. Hiç hayale benzemiyorlardı. Cevat bu kadar kısa sürede kendisini nasıl bulduklarını anlayamamıştı. İşlerin tahmininden çok ciddi olduğunu anlamıştı. Bir şekilde Cevat’ın neyle uğraştığını öğrenmişlerdi ve onun peşindeydiler. Çaresiz kalan Cevat Ankara’ ya giden ilk trene binmişti. Aklına şu anda daha iyi bir fikir gelmiyordu. Daha doğrusu hiçbir fikir gelmiyordu. İçgüdüsel olarak Ankara’ya gitmeye karar vermişti. Bundan sonra olacaklar konusunda da hiçbir fikri yoktu aslında. Biraz uyumalıydı. Günlerdir doğru dürüst uyumamıştı. Yarın ne olacağını bilmiyordu. Tek bildiği, uyandığında başka bir şehrin şafağında olacağıydı.

2

Cevat Gökçek küçük yaşlardan itibaren çok meraklı bir insan olmuştu. Daha ilkokula giderken bilim ve teknolojiye karşı büyük bir merak duymuştu. Her şeyi öğrenmeye çalışırdı. Annesi, babası, akrabaları, yakın komşuları Cevat’ın bitmek bilmeyen sorularından bunalır, bazen kaçacak delik ararlardı. ‘ Arabalar nasıl hareket ediyor?’,‘Dizel motor nasıl çalışır’,’Uçaklar nasıl uçuyor?’,’Denizaltılar nasıl suya dalıyor? Tekrar nasıl su yüzeyine çıkıyor?’, nasıl, neden, niçin…

TÜBİTAK’ın çıkardığı aylık ‘Bilim Teknik Dergisinin’ yeni sayısının çıkmasını dört gözle beklerdi. O yıllarda yayınlanan ‘Milliyet Çocuk Dergisini’ hiç kaçırmazdı. Hele bir de derginin ilavesinde verilen çocukların anlayacağı bir dille yazılmış ‘Nasıl Çalışır’ ilavesi vardı ki fasükül fasükül biriktirir onları kendi olanaklarıyla ciltlerdi. Televizyonun tek kanalı olan TRT’ nin zaman zaman yayınladığı bilimkurgu türünde filmler ve diziler olurdu. Dört gözle ‘Uzay Yolu’,’Uzay 1999’ gibi dizi filmleri beklerdi. Seyrederken heyecandan dili damağına yapışırdı.

Çok şükür şimdiki çocukların böyle sorunları yoktu. Atariler, bilgisayarlar, internet vardı. Çocukların bir şey araştırmasına ya da bir hafta boyunca bir filmi beklemesine gerek yoktu. Özel televizyon kanallarında ne olduğu belirsiz çizgi filmler, büyücülü filmler, ekmek elden su gölden filmler, laylaylom diziler her şey hap halinde veriliyordu artık. Hatta ödev yapmalarına bile gerek yoktu öğrencilerin. İnternette ödev sitelerine girip, ödev konunuza göre bir ödev seçip, üzerine kendi isminizi yazıp, yazıcıda çıktısını alıp pek ala öğretmeninize götürebilirdiniz. Daha ileri seviye, örneğin yüksek lisans ya da doktora tezinizi de biraz ücret karşılığı yazdırabileceğiniz internet siteleri bile vardı artık.

Cevat kesinlikle farklı bir çocuktu. Onun zamanındaki kısıtlı olanaklara rağmen diğer yaşıtlarından farklı bir dünyada yaşıyordu. Dünyayı farklı bir gözle algılıyordu. Kendi halinde, biraz içe dönüktü. En belirgin özelliği gözlerinde hiç sönmeyen pırıltıydı. Lise yıllarının sonu, üniversite yıllarının başında Robert Zemeckis’in GELECEĞE DÖNÜŞ filmini izledikten sonra kafasında ilk şimşek çakmıştı. Çılgın bir profesör zamanda yolculuk yapan bir araç geliştiriyor, çılgın bir gençle beraber zamanda ileri- geri yolculuk yapıp geçmişteki birtakım olayları önce bilmeden bozuyor, sonra düzeltiyor, kendilerine daha iyi bir yaşam sağlıyorlardı. Sonradan filmin devamı niteliğinde iki film daha çevrilmiş ve üçleme şekline dönüşen film çok popüler olmuştu. Cevat bu süreçte Galileo’dan Einstein’e kadar insanoğlunun kaderini değiştiren bilim adamlarının hayatlarını, eserlerini bir solukta incelemişti. Zamanda yolculuk yapmak onun için takıntı haline gelmişti artık. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? İçinden bir ses olabilir diyordu. İnsan hayatının bir anlamı olmalıydı. Tanrının verdiği yetenekleri bir şeyleri değiştirmek için kullanmalıydı insanlar. Daha iyiye daha güzele ancak böyle varılabilirdi. Kullanılmayan akıl neye yarardı? İnsanları hayvanlardan farklı kılan akılları değil miydi?

Cevat’ın üniversite yıllarında 1980’li yıllar bitmiş 1990’lı yıllar başlamıştı. 1990 ‘lı yıllar yeni bir çağın başladığını müjdeliyordu. Elektronik teknolojilerinde dev adımlar atılmış, bununla paralel olarak iletişim ve bilgisayar teknolojilerinde baş döndürücü gelişmeler başlamıştı. Yakınçağ ya da yeniçağ denilen çağ bitmiş BİLGİ ÇAĞI başlamıştı artık. Çok hantal ve çok pahalı olan ilkel bilgisayarların yerini bütünleşmiş devre teknolojisiyle birlikte daha küçük, daha ucuz, daha yetenekli bilgisayarlar almaya başlamıştı. Ucuzlayan bilgisayar fiyatlarıyla beraber bilgisayarlar evlere girmeye başlamıştı. Toplum bilgisayarlarla tanışıyordu artık. Bu sonsuza kadar sürecek bir birliktelikti insanoğlu için. Devam eden süreçte bilgisayarlarda birbirleriyle iletişim kuracak teknolojiler gelişmeye başladı ve birbirlerine bağlanan bilgisayarlarla dev bir ağ oluştu. İnternet deniyordu bu ağa. Artık dünya daha da küçülüyordu. İnternetle beraber toplum yaşamında köklü değişiklikler de meydana geliyordu. Dünya küreselleşiyordu. İnternet teknolojilerinin en keskin sonucu buydu.

Bilgi çağı denen bu çağın artık nasıl bir çağ olduğu, önemi, faydaları, sakıncaları ders kitaplarında yerlerini alıyordu. Bu çağda kim ya da hangi toplumlar daha çok bilgiye sahipse ve bu bilgiyi kim daha hızlı kullanıyorsa o kişiler ya da o toplum diğerlerine üstünlük sağlayacaktı.

Vatandaşların eskiden uzun zaman alan- resmi dairelerde, bankalardaki- işleri bilgisayar ve internet teknolojileri sayesinde basitçe, çoğu zaman evde bilgisayarın başında yapabiliyordu artık. Bankaya gitmiyorsunuz banka evinize geliyor. Sinemaya gitmiyorsunuz filmi bilgisayarınıza indirip seyredebiliyorsunuz. Yolculuk yapacaksanız biletinizi kolayca internet aracılığıyla alabiliyorsunuz, hatta alışveriş yapmaya gitmenize bile gerek yok. Veriyorsunuz, siparişiniz internetten evinize geliyor. Ama insanoğlu için tüm bunların bir bedeli vardı tabii. Daha az sosyal ilişki, daha fazla yalnızlaşma, daha fazla bireycilik, daha fazla içe dönüklük, daha az sanat, daha az insanlık...

Cevat zeki bir öğrenciydi. Matematiğe doğal bir yeteneği vardı. Fazla ders çalışmıyordu lise yıllarında. Başka bir zamanda başka bir âlemde yaşıyordu aslında. Ama üniversite zamanı gelmişti. Bir üniversite öğrenimi görmesi gerekiyordu. Düşlerini gerçekleştirmek için elektronik mühendisi olmaya karar vermişti. Öyle de olmuştu. Artık ülkenin gözde üniversitelerinden olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünde öğrenciydi.

3

Gözlerini açtığında gün ışımaya başlamıştı. Tren Kırıkkale’yi geçmiş Ankara’ya yaklaşmıştı. Vagonun havası ağırlaşmıştı. Ne yapacağını düşündü? Ankara’da nereye gitmeliydi? Bu adamlar kesin ailesini adresini de biliyorlardı ve gözlüyorlardı. Ankara Garı’nda Cevat’ı beklemeleri çok muhtemeldi.

‘ Bu adamlar büyük bir organizasyonun parçaları olmalı’

diye geçirdi aklından. Bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmaya çalıştı. En iyisi çocukluk arkadaşlarından birine gitmekti. Onları da bilecek halleri yoktu ya bu ajan bozmalarının. Birkaç gün kalır, kafasını toplar, durumu yeniden değerlendirebilirdi. Tren tiz bir düdük sesi çıkararak Ankara Garı’na girdi. İyice yavaşladı. Metalik fren sesi tüm treni doldurdu. Sonunda hafif bir sarsıntıyla durdu. Vagonda bir hareketlilik başladı. Valizlerini, çantalarını alan yolcular, kendilerini bir an önce dışarı atmaya çalışıyorlardı. Nedense hep böyle olurdu. Yolculuk boyu sakin sakin oturan insanlar birden ayaklanır, bir an önce inmeye çalışırlardı. Yolculuk psikolojisi diye düşündü Cevat.

Kalabalığa karışarak trenden garın beton zeminine indi. Ankara’nın soğuk sonbahar havası bir an gözlerini buğulandırdı. Ankaralılar iyi bilirlerdi sabah ayazını. Kulakları donardı insanın. Cevat şöyle bir göz gezdirdi yolcu peronlarına doğru. Garın çıkış kapısında iki tipi hemen fark etti. ‘Kahretsin!’ bulmuşlardı onu yine. Başka işleri yok muydu bu heriflerin. Gölge gibi takip ediyorlardı. Garın ana kapısından çıkamazdı. Garın sonuna doğru yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırdı. Hafifçe kafasını çevirip arkaya baktı. Adamlar hala dikkatle yolcuları inceliyorlardı ki Cevat’ı fark ettiler. Hemen peşine düştüler. Cevat iyice hızlandı. Adrenali yükselmişti. Yüreği hızla atıyordu. Garın sonuna gelmişti. Garı çeviren tel örgülerin arasından geçerek Tandoğan köprüsünden aşağı indi. Kızılay istikametinde bir taksiye bindi. Şimdi biraz rahatlamıştı. Adamlar tam olarak onu yakalamak istemiyorlardı bunu sezmişti Cevat. Sadece izliyorlardı. Varlıklarını hissettiriyorlardı.

Taksici tıknaz, ellili yaşlarda biriydi. Muhtemelen bir devlet dairesinden emekli işçi ya da memurdu. Yine muhtemelen emekli maaşıyla geçinemediği için takside şoför olarak çalışıyordu. Ankaralılara özgü ağırbaşlılığıyla sordu:

‘Ne tarafa gidiyoruz beyefendi?’.

Cevat şöyle bir düşündü. Çok alternatifi yoktu zaten. En iyisi Cebeci’de oturan çocukluk arkadaşı Hüseyin Eğri’ydi. Bekârdı Hüseyin hiç evlenmemişti. Orada kimseyi rahatsız etmeden birkaç gün kalabilirdi.

‘Cebeci ‘ dedi.

Hüseyin’e durumu anlatır birkaç gün kendisini misafir etmesini isterdi. Hüseyin de memnuniyetle kabul ederdi zaten. Epey zaman olmuştu görüşmeyeli. Belki ortak bir çözüm üretebilirlerdi. Hüseyin’in oturduğu apartmana önceki yıllarda sık sık gitmişti Cevat. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin arkasındaki mahallede taksiden indi. Apartmana girdi. İkinci katta oturuyordu Hüseyin. Geleceğinden haberi yoktu tabii Hüseyin’ in.

‘İnşallah evdedir ve uygun bir zamanda gelmişimdir.’ diye düşündü.

İki kat merdiven çıkınca soluğu hızlandı biraz. Eskisi gibi değildi tabii. 30’undan sonra sigara zararlarını göstermeye başlıyordu. Zili çaldı. Bir süre bekledi. İçerden hiçbir ses gelmedi. Bir daha çaldı.

‘Herhalde evde yok, kahretsin’ diye geçirdi aklından.

Ama düşündüğü olmadı. Ayak sesleri geldi içerden. Kapı açıldı. Cevat içinden sevinçle

‘Sen benim eski değil eskimeyen dostumsun’ diye geçirdi.

Kapı açıldı. Hüseyin uykulu gözlerle Cevat’a bakıyordu. Uykunun verdiği mahmurlukla önce algılayamadı Cevat’ı. Sonra yüzü sevinçle aydınlandı.

‘Cevat koçum benim bu ne güzel sürpriz? Rüyanda mı gördün beni?’

Hasretle sarıldılar. Cevat;

‘Kardeşim benim’

dedi. Gerçekten de onlar çok eski dosttular. Neler yaşamışlardı ilk gençlik yıllarında. Neler paylaşmışlardı o zor yıllarda. Her zaman olmayan para, ilk gençlik aşkları, dershane günleri, üniversite seçme sınavı…

Hüseyin,

‘Hayırdır orti sabah sabah rüyanda mı gördün beni, bu ne güzel sürpriz.’ Cevat ,‘ Yok be… Bildiğin gibi değil. Anlatsam inanmazsın.’

‘Önemli olmalı. Solgun duruyorsun? Umarım kötü bir şey yoktur.’ dedi Hüseyin.

Çok sevdiği arkadaşını görmenin sevincini hala üzerinden atamamış bir şekilde.

İşte böyleydi dostlukları. En ufak bir imalı bakış, hafif asık surat çok şey anlatırdı. Konuşmaya ihtiyaç bile yoktu, beklentisiz, gerçek dostluklarda. Bu tip dostluklar ancak onların zamanında kurulurdu. Şimdiki zamanda dostluklar daha yapaydı. Tüketim toplumunda dostluklar da çabuk tükeniyordu. Artık alışverişti dostluklar. Bu adamla arkadaş olursam ne gibi menfaatim olur? Beni kimlerle tanıştırır? Hangi gruplara girerim? Ne alırım? Ne satarım? İnsanlar dost olurken bunların hesabını yapıyordu. Matematik güzel bir bilimdi ama bu tip hesaplarda kullanılınca matematik olmuyordu tabii.

4

Cevat için lise ve üniversite yılları sıkıntılı geçmişti. Memur bir ailenin üç çocuğundan en büyük olanıydı. Anne ev hanımı, baba devlet memuruydu. Ankara’da geçirdiği öğrenim hayatında en büyük sıkıntısı, ailesinin kısıtlı ekonomik şartlarıydı. Şimdi bile zaman zaman sıkıntı çekiyordu. Para hep yoktu zaten. Çocukken de yoktu, ilk gençlik yıllarında da yoktu, gençlik yıllarında, orta yaşlara gelmişti yoktu. Ülkedeki çoğu insan gibi fakirlik ve dar gelirlilik onun için de bir kader olmuştu.

İki şeye karşı kin duyuyordu Cevat; ‘fakirlik’ ve ‘yaşlılık.’ Rahmetli dedesi hep öyle derdi:

‘İki şeyi kapıdan sokmayacaksın fakirlik ve ihtiyarlık.’

Cevat da bunu kanıksamıştı.

Derslerde zorlanmazdı Cevat. Matematiğe doğuştan bir yeteneği vardı. Onun için oyun gibiydi matematik. Sayılarla oynamayı severdi. Bazen saklambaç oynardı onlarla, bazen körebe, bazen yakan top, bazen uzuneşek ama hep o kazanırdı. Yeni eğitim yılı başladıktan bir süre sonra matematik kitabını roman okur gibi okur; bütün kitabı anlar, teoremleri aklına yerleştirirdi. Matematik öğretmenleri Cevat parmak kaldırdığı zaman tedirginlik yaşarlardı. Üniversite yıllarında okuduğu bölümden dolayı matematik dersleri daha da yoğunlaşmıştı. Mühendislik matematiği, diferansiyel denklemler, sistem analizi gibi dersler çok keyifliydi Cevat için. Arkadaşları zorlanırken o, yeni bir oyuncakla oynayan çocuğun heyecanını duyardı. Dersleriyle beraber hiç bitmeyen bir bilim kurgu açlığı yaşıyordu. Ünlü bilimkurgu yazarı İsaac Asimov’un ‘Ben Robot’,’Vakıf Serisi’ gibi kitaplarını okumuştu. H.G. Wells’in ‘Zaman makinesi’ romanı Cevat’ı uçurmuştu.

Üniversite eğitiminin ilerleyen yıllarında Albert Enistein’i keşfetmişti Cevat. Ünlü fizikçinin ‘Genel Görelilik’,’Özel Görelilik’; kurulumunu tamamlamaya ömrü vefa etmediği ’Birleşik Alanlar Teorisini’ okurken kendini bir macera filminin başrol oyuncusu gibi hissetmişti. Sonra kuantum fiziğine merak sarmış, geçmişten günümüze kadar bütün yazılanları incelemişti. Einstein’in genel görelilik ve özel görelilik kuramlarında ortaya attığı teoriler, sonradan gelen fizikçilerin ortaya attığı, zamanda yolculukla ilgili ‘Kurt Delikleri’, ‘Sicim Teorisi’ küçüklüğünden beri hayalini kurduğu zaman yolculuğu fikrini bilimsel olarak gözler önüne seriyordu. Pratikte şu anda gerçekleştirilmesi imkânsız olsa da teorik olarak öne sürülen düşünceler, zamanda yolculuk yapmanın mümkün olabileceğini işaret ediyordu.

Derslerle ve bilim kurgu konularla uğraşmak onu gerçek yaşamdan uzaklaştırıyordu. Aslında yakışıklıydı. Üniversiteye başladığında ilk gençlik yıllarının tersine ince uzun buğday tenli, yeşil gözlü, geniş omuzlu, güçlü görünüşlüydü Cevat Gökçek. Hem güzel fiziği hem de derslerdeki başarısından dolayı her zaman kendisiyle ilgilenen kızlar vardı. Ancak o aşkın bir hastalık olduğunu düşünürdü. Bir kez yakalanmıştı lise yıllarında ve ağır bir bedel ödemişti.

Kadınlar… Ah o kadınlar yok mu? Doğanın karşı konulmaz zorlamasından dolayı, türlerini sürdürebilmek için erkeklerle beraber olurlar, tüm doğadaki hemcinsleri gibi güvenli ve huzurlu bir ortam bulup üremek isterlerdi. Doğanın yüklediği acımasız üreme görevi ağır ve zahmetli bir süreçtir. Her dişi bundan olumsuz etkilenir. Dolayısıyla dişiler erkeklere düşmanlık duyarlar. İlksel eşeyli üreme yapan canlılarda bu düşmanlık daha açık ortaya çıkar. Örneğin, dişi peygamberdevesi çiftleşirken erkeğinin kafasını yer. Karadul adı verilen örümcek türü, çiftleştikten sonra erkeğini öldürür. Daha gelişmiş organizmalarda, örneğin memelilerde, dişiler öldürme eylemini direk yapamaz, insanlarda olduğu gibi bunu yavaş yavaş yaparlar. Böylece doğanın sırtlarına yüklediği ağır yükü biraz olsun hafifletirler. Böyle düşünüyordu Cevat. Seveceksin ama uzaktan. Bir kadınla uzun süreli ilişkiye asla girmeyeceksin. Avlanmayacaksın.

Bu düşüncelerine rağmen kadınlarla arkadaşlık etmeyi daha çok severdi. Çünkü ister istemez insan, onların yanında konuştuklarına dikkat ediyordu. Bir erkekle konuşurken bol bol küfür, belden aşağı espriler yapılırdı toplumda. Ama bir bayanın yanında erkekler her zaman daha kontrollü olmak durumundaydı. Küfür etme, küfürlü konuşma yetiştiği kenar mahalleye özgüydü. Bunun doğru olmadığını biliyordu. İnsanın alışkanlıklarını değiştirmesi gerçekten de çok zordu. Ne yazık sonradan aristokrat olunmuyordu, aristokrat doğuluyordu. Ama o yine de kibar biri olmak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Üniversite yıllarında hızla gelişen bilgisayar teknolojileri ve bunu takip eden süreçte internet ve ağ teknolojileri pek çok yeniliği beraberinde getiriyordu. İletişim, bir ağa bağlı olmak, sanal dünya, bunlar inanılmaz gelişmelerdi. Dünya gitgide küçülüyordu. İnterneti ilk tanımaya başladığında fakültenin bilgisayar laboratuarında gözü tavanda bir örümceğe takılmıştı. Ne yaman bir avcıydı örümcek kendi dünyasında. Ne kadar da başarılıydı. Onu başarıya götüren neydi? Tabii ki avlanırken ağ kullanıyor olması. Bu onu kendi dünyasında diğer avcılara göre güçlü ve özel kılıyordu. Peki, internet neydi? Bir ağ. Acaba internet bir örümcek gibi kullanılabilinir miydi? Cevap evetti Cevat için. Ağını iyi ören ve sabırlı olanlar için internette büyük fırsatlar vardı.

Bilimkurguya artan merakı günden güne bir tutkuya dönüşürken, okulda gördüğü elektromanyetik teori, kontrol, sistem analizi gibi dersler ve otomasyon, yapay zekâ, robot teknolojileri gibi bilimsel konulara karşı müthiş ilgi duyuyordu. Hele ünlü Amerikalı artist Arnold Swazenger’in ‘Terminatör’ filmleri yok muydu? Hepsi birer başyapıttı Cevat için. Dünyanın geleceğinde mutlaka robotların önemli bir yeri olacağını düşünüyordu.

Gezegenimizde yaşayan canlıların ve tabii beslenme basamağında en üst sırada bulunan insanların vücutlarını oluşturan temel element karbondur. Ya bilgisayarlar! Sürekli gelişen bilgisayarlar!! Onların temel yapı taşı silisyumdur. Yani bildiğimiz kum. Karbon ise bildiğimiz kömür. İnsanoğlu silisyum ile çok ileri teknoloji akıllı robotlar geliştirir, onlar da ‘Terminatör’ filmindeki gibi insanlığın sonunu getirir. Bir de kendi kendilerini üretmeyi başarırlarsa, belki de silisyum kazanacaktır gezegenimizdeki evrim mücadelesini. Karbonla başlayan evrim macerası silisyumun zaferiyle bitecektir. Kim bilir? Yoksa evrim sadece iki molekülün mücadelesi miydi? Böyleydi işte Cevat’ın düşünceleri. Herzaman garip ama bir o kadarda ilerdeydi diğer insanlardan.

5

‘Başıma gelenleri bir bilsen ‘ dedi Cevat.

Hüseyin şaşırdı. Meraklı bakışlarla bakarak;

‘Çok kötü görünüyorsun, önemli olmalı’ dedi.

‘Anlatacaklarıma inanmazsın herhalde’ dedi Cevat.

‘Olur mu? Uzaylılar geldi desen yine inanırım sana; 13 yaşından beri arkadaşız ’

dedi Hüseyin kararlı bir ses tonuyla.

‘Dur bakalım yoldan geldin yorgunsundur. Biraz dinlen kendine gel. Güzel bir kahvaltı yapalım sonra konuşuruz uzun uzun, vaktimiz çok nasıl olsa’

dedi Hüseyin mutfağa doğru hareketlenerek. Cevat arkasından acıyla gülümsedi. Vakit çok muydu gerçekten? Yoksa tam tersi mi?’

Hüseyin çayı ocağa koydu ortalığı toparladı. Dört başı mamur kahvaltı sofrası hazırladı. Bir süre konuşmadan kahvaltılarını ettiler. Kahvaltının sonunda sigaralar yakıldı.

‘Eeee anlat ya’ dedi Hüseyin meraklı bakışlarla.

‘Vallahi inanmazsın’ dedi bıkkın bir ses tonuyla Cevat.

‘Hele sen anlat bakalım; inanırım, inanmam orası beni ilgilendirir’

dedi Hüseyin neşeli bir ses tonuyla. Derin bir nefes aldı Cevat. Hüseyin’in ne anlatırsa anlatsın inanacağını biliyordu aslında.

‘Beni bilirsin, biraz uçuk bir insanımdır. Olmadık hayallerin peşinde koşarım. Başka bir âlemde yaşarım. Benim dünyam farklıdır.’

‘Bilirim’

dedi Hüseyin.

‘En iyi ben bilirim hem de.’

‘Senelerdir bilgisayarlarla uğraşırım. Benim mesleğim bu. Son yıllarımın büyük bir kısmını mesai saatlerinden sonra, bir proje üzerinde geçirdim’ dedi Cevat. Derin bir nefes çekti yeni yaktığı sigaradan. Hüseyin merakla kıpırdadı oturduğu İskandinav tipi koltuğun üzerinde.

Cevat insanların kendisini pür dikkat dinlemesini severdi. Hüseyin’in meraklı bakışları keyfini yerine getirdi. Sakin bir sesle devam etti:

‘Zamanda Yolculuk’

sustu; kelimelerin yarattığı ilk etkiyi tartmak istiyordu.

Hüseyin hayretle gözlerini açtı.

’Bu tip bilimkurgu şeylere meraklı olduğunu biliyorum da bu tip şeyler filmlerde kalsa daha iyi olmaz mı?’

dedi. Cevat’ın sertleşen bakışlarını görünce; düzeltti hemen lafını;

‘Yani gerçek hayatta mümkün mü böyle bir şey?’ dedi

hayretle Cevat’a bakarak. Güldü Cevat.

‘Belki de mümkündür kim bilir’

dedi. Bu bakışları tanıyordu Hüseyin. Hem de çok küçük yaşlardan beri. Cevat’ın doğru söylediğini hemen anladı.

‘Şimdi bir zaman makinesi mi yaptığını söylüyorsun sen? ’

dedi Hüseyin. Merakı şaşkınlığa dönüşmüştü. Cevat gülümsedi insanları şaşırtmak hoşuna giderdi her zaman.

‘Tam olarak değil tabii ama önemli gelişmeler kaydettim’

dedi. Umursamaz bir ses tonuyla.

‘Ben hukuk adamıyım; bu tip işlerden pek anlamam biliyorsun; ama bu müthiş bir şey’

dedi çayından büyük bir yudum alarak. Gülümsedi Cevat. Ne kadar kendine bağlı arkadaşları vardı. Belki de son yüzyılda insanlık tarihinin en büyük buluşlarından birini yapmıştı. Kimsenin kolay inanamayacağı bir şeydi bu. Ama Hüseyin kayıtsız şartsız hemen inanmıştı.

‘Tanrım şükürler olsun ki benim böyle dostlarım var’

diye geçirdi içinden tekrar.

‘Sorun nedir peki ?’ dedi Hüseyin.

‘Sorun bir buçuk iki ay önce yaptığım bir deney. Bunu ilk sana anlatıyorum umarım anlıyorsun beni ‘

Dedi Cevat kısık bir sesle.

‘Anlamaz mıyım? Bunca yıllık dostuz bana her şeyi anlatabilirsin.’

dedi Hüseyin sitem kâr bir tavırla.

Kısa bir süre duraksadı Cevat. Anlatmalı mıydı? Hüseyin’den en ufak bir korkusu ya da şüphesi yoktu. Ama ya onun da başı belaya girerse? Ağır bir yüktü bu, ama tek başına taşımaya daha fazla gücünün kalmadığını hissediyordu. Bir kısmını anlatmaya karar verdi.

‘Deneyden bir süre sonra, takriben bugünden iki hafta kadar önce izlenmeye başladığımı hissettim’

‘Nasıl yani?’

’Yani iki üç kişi var peşimde. Her yerde beni takip ediyorlar. Pek tekin tiplere benzemiyorlar.’

‘Hadi ya. Ne olacak peki?’


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-12 show above.)