include_once("common_lab_header.php");
Excerpt for Yıl 2688 Sığınak by , available in its entirety at Smashwords

130


SIĞINAK

2688 yılının son günlerinde Evrensel Bilişim Ağı (EBA) üzerindeki en büyük Türkçe haber ve yorum sitelerinden biri olan HABER 23’te kentimizin sosyalist Başbakanı Artemis Özkan ile ünlü gazeteci Altay Mitradates’in yaptığı bir söyleşi yayınlandı. İktidarının dördüncü yılında olan 64 yaşındaki Özkan’ın bu söyleşisi sadece kentimizde değil Türkçe konuşan Anadolu, Balkan, Kafkas, Orta Asya ve Afrika kentlerinde de geniş yankı uyandırdı.

Altay Mitradates: “Sayın Başbakan öncelikle haber sitemize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Geçen hafta kent meclisinde yaptığınız konuşmada partinizdeki bazı grupları otoriter sosyalizm heveslisi olmakla suçladınız ve yeni Ülker Akdeniz’lerin çıkmasına müsaade etmeyeceğinizi söylediniz. Yeni kuşaklar sizin Ülker Akdeniz tipi sosyalizm ve O'nun takipçisi olan Can Aleks ile olan mücadelenizi bilmiyor olabilirler. Konuyu biraz açmak ister misiniz?”

Artemis Özkan: “Ülker Akdeniz kuşkusuz halkımızın küresel sermayenin kast sisteminden kurtulmasında önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Ancak onun sosyalizm anlayışı çoğunluğun faydası için azınlığın haklarını hiçe sayan bir çoğunluk diktasıydı. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalkan sosyalizmin Stalinist versiyonuna çok benziyordu. Savaştan sonra Ülker Akdeniz’in önderliğinde kentimiz önemli kazanımlar sağladı fakat bu kazanımların bedeli halk iradesinin baskı altına alınması ve gizli kapaklı operasyonlarla iktidarın güçlendirilmesi olmamalıydı. Maalesef Ülker Akdeniz’in ölümünden sonra onun izleyicileri aynı yöntemlerle sitemizi yönetmeye devam ettiler. Bizim iktidarımızdan önceki başbakan Can Aleks, Ülker Akdeniz’in sanki yıllar sonra gelmiş bir erkek versiyonu gibiydi. Yıllar önce ben genç bir gazeteci iken savaş yılları hakkında yaptığım bir araştırmada Akdeniz yönetiminin temellerinin atılmasındaki bazı yanlışlıkları bulmuştum daha doğrusu bana yardımcı olan genç bir gazeteci arkadaşımla birlikte bulmuştuk ve şimdi o çaylak gazeteciyi karşımda bu kent devletinin başbakanını sorgularken görmek bana keyif veriyor.”

Altay Mitradates: “Sayın Başbakan, sizin tarafınızdan yetiştirilmiş bir gazeteci olmaktan her zaman onur duymaktayım.”

Söyleşi kent devletinin çeşitli günlük sorunları üzerine devam ediyordu. Bu söyleşinin yapılmasından otuz yıl önceki gündem ise oldukça farklıydı.


Bundan otuz yıl önce 2658 Mayıs’ının sıcak bir öğleden sonrasında HABER 23’ün merkez ofisinde genç gazeteci Artemis Özkan ve yardımcısı Altay Mitradates heyecanlı bir koşuşturma içindeydi. Gazetenin genel yayın yönetmeni bundan seksen yıl önce başlayan On Yıl savaşlarının yıldönümü için özel bir dizi yazı hazırlamalarını istemişti. 2584 yılında bir gece Mersin limanının bombalanmasıyla başlayan bu savaşlar, on yıl sürmüş ve 2594’de imzalanan Isparta Barış Anlaşmasıyla son bulmuştu. Artemis ve Altay bu konuda hem görsel hem de yazılı bir belgesel hazırlayacaklardı. Artemis 34 yaşında genç ve güzel bir kadındı. Kısa kumral saçları, yuvarlak bir yüzü ve ufacık fakat orantılı bir bedeni vardı. Altay ise 22 yaşında, neredeyse Artemis’in iki katı kadar iri yarı bir bedene ve yakışıklı olmasa da sevimli bir yüze sahip, biraz kilolu bir gençti. Birlikte olduklarında Artemis’in koruması gibi görünürdü ve biraz da öyle davranırdı. Yalnız kaldıklarında abla diye hitap ettiği patronu Artemis’e saygıda kusur etmezdi ve başları dara düştüğünde yumruklarını konuşturmasını da iyi bilirdi. Tek derdi bir kız arkadaş edinememesiydi. Artemis bu konuda da ona ablalık yapar, neler yemesi ve nasıl giyinmesi gerektiğini söyler, tanıdığı kızlarla tanıştırır ama sonuç yine de pek parlak olmazdı.

Artemis içeri girdiğinde Altay önündeki kişisel bilişim cihazı (KBC) ile hem telefon görüşmesi yapıyor hem de bazı belgeleri patronuna göstermek üzere duvardaki beyaz tahtaya yüklüyordu. Artemis’i görünce telefon görüşmesini bitirdi.

“Ablacım bak ne buldum, Savunma Bakanlığının o yıllardaki bir belgesinde savaşın aslında yedinci yılda bitebileceği ama bazı gelişmelerden ötürü üç yıl daha uzadığı yazıyor. Bu işimize yarar mı sence?”

“Vay be, ne diyorsun sen, bu tür söylentiler duyulmuştu ama bir devlet belgesinde bundan bahsedildiğini hiç duymamıştım, göster bakayım o belgeyi”

Altay belgeyi tahtaya yansıttı. Isparta Barış Anlaşması’nın görüşme tutanaklarından biriydi bu. Kuzey Birliği temsilcileri Güney Yıldızı temsilcileri tarafından savaşı uzatmakla suçlanmışlardı. Bu belge aradan elli yıl geçtikten sonra yayınlanmış binlerce gizli belgeden biriydi ve kimsenin dikkatini de çekmemişti. Çünkü barış görüşmeleri sırasında her iki taraf da birbirlerini pek çok şeyle suçlamışlardı. Bunlar kuşkusuz pazarlıkta karşı tarafın elini zayıflatmak için yapılan manevralardı ve pek bir haber değeri yoktu. Ama gazetecilik ön sezgisiyle Artemis bu işte bir bityeniği kokusu almıştı bile.

“Altay’cım, olayı iyi anlamak için savaşın yedinci yılındaki Savunma Bakanlığı belgelerini iyice gözden geçir. Ben de bu konuda elimde ne var yok bir bakayım olur mu?”

“Emrin olur ablacım. Yalnız şey yarın….”

“Yarın ne Altay?”

“Yarın bir kızla buluşacaktım da şey bir aydır onu buluşmaya razı etmeye çalışıyordum.”

“Anlaşıldı ama sadece bir gün uzatıyorum süreni tamam mı, üç gün sonra bu masada her şeyi istiyorum.”

“Tamam, ablacım ya gerçekten çok büyüksün ben üç gün sonra sana hayatımın sunumunu yapacağım.”

“Hayatının değil bu haftanın sunumunu yapsan yeter Altay, hadi uzatma daha fazla git de üstünü başını değiştir biraz. Şu altın yaldızlı kaşkollerden üçlü kravatlardan takmalısın.”

“Üçlü kravat neyse de o yumuşak şarkıcıların taktığı altın yaldızlı kaşkollerden hayatta takmam ablacım.”

“Üff aman takma o zaman ne halin varsa gör.”

Üç gün sonra Altay yine masa başında oldukça heyecanlı bir şekilde KBC’sindeki birsürü belgeyi düzenlemeye çalışıyordu. Artemis’in odaya girdiğini görmemişti bile. Artemis alaycı bir sesle oğlana takıldı.

“Eee bizim oğlan neşen yerinde görünüyor kaptın mı kızı?”

“Yok be ablacım zillinin teki çıktı zaten bir sevgilisi varmış bana ikinci olur musun dedi?”

“Ne güzel işte seni genç bir kuma olarak alacakmış, biliyorsun artık kadınlar da birden fazla erkekle yaşayabiliyorlar” diye kahkahayı patlatıverdi Artemis. Ama Altay’ın ses tonu çok ciddiydi.

“Aman abla dalga geçme zaten kafam bozuk bir de sen üzerime gelme yaa.”

“Tamam, tamam hadi göster bakalım neler var çeyiz sandığında?”

“Ablacım önemli şeyler buldum bence. Bir kere savaşın yedinci yılı gözden kaçan bir dönem. Ama bence kentimizde yedinci yılda olanlar diğer kentleri ve savaşın kaderini de değiştirmiş olabilir Tarihçiler daha çok savaşın başladığı ve bittiği tarihlere ve Isparta Barış Anlaşmasına odaklanmışlar. Biliyorsun işte Isparta’daki Kuzey Birliği temsilcilerinin çoğunlukla sosyalistlerden oluşması savaş sonrası dünyadaki kentlerin sosyal düzeninde de önemli değişiklikler yapmış ve her iki tarafa ait özgür kent devletlerinde zengin vatandaşların kısaca VIP diye bilinen çok önemli kişi olma ayrıcalıkları oldukça sınırlandırılmıştı. İşte okul programlarında hep anlatılan VIP’li düzenin sonu ve küresel kapitalizmin siyasi gücünün kentlerdeki vatandaşlarca denetim altına alınması olgusunun başlangıç noktası bu anlaşmaydı. Isparta Barışı sadece Kuzey ve Güney kentleri arasındaki savaşa son vermemiş, küresel sermaye ile sosyalistler arasında da bir uzlaşma olarak tarihe geçmişti.”

“Buraları biliyoruz sen yedinci yıla gel”

“Bak sadece Savunma Bakanlığının belgelerine değil o dönemin EBA gazetelerine de göz attım. Önce resmi belgelerden başlayalım istersen. Bak şuradaki belgeyi epey zor buldum ama esas başlangıç noktasını bu belge oluşturuyor. Savunma Bakanlığından bakanlığın resmi araştırma kurumu olan Savunma Araştırma Enstitüsü’ne (SAE) gönderilen bir yazı. Burada MHSS diye bir projeden bahsediliyor ve hızlandırılması isteniyor. Bunun ne olduğunu önce anlayamamıştım. Çünkü açılımını vermemişlerdi sonra diğer belgelerden bunun Manyetik Hava Savunma Sistemi olduğunu öğrendim. Bakanlık SAE’den bu projenin acilen bitirilmesini talep ediyor. SAE Müdürlüğünden verilen cevapta da projenin üç ay içerisinde bitirileceğinden söz ediliyor. Yazının ekinde projenin başındaki mühendisin özet bir raporu var. Raporda –çok gizli- damgası da var. Teknik bir rapor ve içindekiler bizi fazla ilgilendirmiyor. Ama raporun altındaki isim epey önemli. Bak ablacım eğer senin lafına bakıp sadece resmi belgeleri taramış olsaydım bu isim bana da hiçbir şey ifade etmeyecekti. Ama aynı yılın EBA gazetelerini de tarayınca bu ismin bizim için çok önemli olduğuna karar verdim.”

“Patrona taş atmak yok, yoksa karışmam benim lafıma baksaymış da, ben sana resmi belgelere bak dedim öteki belgelere bakma mı dedim gazeteci olarak o resmi belgeler seni nereye yönlendirirse oraya bakacaksın elbet. Bir araştırmacı gazetecinin bunları zaten yapması gerektiğini sana yüz kere anlatmadım mı ben?”

“Haklısın abla özür dilerim. Devam ediyorum.”

“Et bakalım, iyi iş çıkarmışa benziyorsun.”

“Gazetelere bakınca o yıl SAE’deki çok genç bir mühendisin henüz 19 yaşındaki Barış Aksoy’un şüpheli ölümünü okudum. Suikast olabileceği söylenmiş ve sonunda Güney Yıldızı ajanlarınca öldürüldüğüne karar verilmiş. İşte bu belgedeki ek raporun altındaki imza onun, Proje Yöneticisi Mühendis Barış Aksoy.

Barış Anlaşması tutanaklarındaki iddiaları saymazsak resmi belgelerin hiç birinde savaşın üç yıl uzadığına yönelik bir kayıt yok ancak benim tespit ettiğim bir durum var. SAE’nin raporlarına göre MHSS sistemi üç ayda bitecekmiş ama biliyoruz ki bu sistem savaşın sonuna doğru yani üç yıl sonra kurulabildi. Buradaki süre söylentilerle örtüşüyor. Tam üç yıllık bir gecikmeden bahsediyoruz.”

“Yani Barış Aksoy’un öldürülmesiyle projenin uzaması arasında bir bağ var diyorsun.”

“Evet, öyle görünüyor.”

“Ben de çalışmamı Barış Aksoy üzerinde yoğunlaştırdım. Gerek o zamanlarda çıkan gazetelerden gerekse Savunma Bakanlığı’nın soruşturma raporlarından bir sürü bilgiye ulaştım. Barış Aksoy henüz 17 yaşında mühendislik programını bitirecek kadar dâhi bir çocuk. Henüz 12 yaşındayken robot böceklere karşı zamk tabancasını icat etmiş. Savaş sürerken SAE’ye alınmış. Ölümünün ardından Savunma Bakanlığı’na bağlı ajanlar genç mühendisin etrafındaki herkesi sorgulamışlar. Bütün arkadaşları ve aile üyeleri ile konuşulmuş. Ama dişe dokunur bir ize rastlamamışlar. Aksoy’un son zamanlarda görüştüğü öğretmen Hektor Kemal adlı birini de sorgulamak istemişler ama adam böcek saldırısında enfekte olduğundan onu bir savaş kliniğinde manik-depresif ve kısmi hafıza kaybına uğramış bir şekilde bulmuşlar. Hektor Kemal sorgulama sırasında “çikolata isterim yoksa konuşmam” diye tutturmuş, çikolata getirmişler bu sefer de yemeyip ağlamış. Akli melekelerini büyük ölçüde yitirmiş olan biriyle daha fazla uğraşmak istemediklerinden sorgulamayı yarıda kesip merkezlerine dönmüşler. Aksoy’un cesedine yapılan otopside bol miktarda siyanür tespit edilmiş. Dolayısıyla ölümünün bir cinayet olduğu kesinleşmiş. Savunma Bakanlığı’na kadar sızmış Güneyli ajanların bu işi yapmış olduğundan şüphelenmişler. Nitekim SAE’nin yer aldığı yer altı binasında görev yapan bir temizlik elemanının üzerinde yasak olduğu halde KBC bulunmuş ve Enstitünün bazı görüntü kayıtlarını aldığı da saptanmış. Adam tutuklanıp sorgulandığında suçunu itiraf etmiş. Önceleri Aksoy cinayetiyle ilgisi olmadığını söylerken sonra o cinayeti de kendisinin işlediğini söylemiş. Onu yakalanan ajanların konduğu hapishaneye göndermişler ve birkaç ay sonra da Güney’de yakalanan bizim ajanlarla yapılan bir takas operasyonu sonucunda Güney’e gönderilmiş. Böylece Aksoy dosyası da kapanmış olmuş.”

“İlginç, peki sence Aksoy’u bu ajan mı öldürmüş.”

“Büyük ihtimalle öyle görünüyor, çünkü bu savunma sisteminin geliştirilmesini istemeyen düşman güçleri dışında kim bu genç adamı öldürmek isteyebilir ki? Savaş sonrasında sosyalist hükümet onu onurlandırmak için SAE’nin önüne küçük bir büstünü dikmiş ve oradaki en büyük laboratuara da Barış Aksoy adını vermiş. Yıllar içinde adı unutulup gitmiş ama yine gazetelerden Isparta Barışı’nın üçüncü yılında Kent Devletimizin sosyalist başkanı Ülker Akdeniz’in bir konuşmasında ondan bahsettiğini buldum. Bak gazete haberi EBA’da şöyle çıkmış:

Kentimizin ilk sosyalist başkanı Bayan Ülker Akdeniz, Isparta Barışı’nın üçüncü yılında yaptığı konuşmada halkımıza seslendi. Aziz vatandaşlar, değerli yoldaşlar. Dünya çalışan sınıflarının küresel sermaye güçlerine karşı verdiği mücadelede pek çok isimsiz kahraman büyük fedakârlıklar göstermiştir. Savaş yıllarında kentimizin savunması için çok önemli bir projede çalışan genç dâhi Barış Aksoy bunlardan biridir. Barış’ın Güneyli sermaye güçlerinin ajanları tarafından alçakça katledilişi kuşkusuz halkımızın mücadele azmini daha da pekiştirmiştir. Barış Anlaşmasının üçüncü yılını kutladığımız bugünde Barış Aksoy gibi nice isimsiz kahramanın aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.”

Artemis dudağını büküp belli belirsiz bir sesle mırıldandı, “Gizemli bir şey görünmüyor savaş sırasında olması çok muhtemel bir suikast sonuç olarak.”

“Evet ilk bakışta her şey ayan beyan ortada gibi, ancak benim işkillendiğim bir durum var. Şu öğretmen Hektor Kemal. Adam Barış’ın hayatında son zamanlarda girmiş yeni bir arkadaşı ve neredeyse aralarında on beş yaş fark var. Gerçi enfekte olup kafayı tırlatmış ama kliniğe yatırılmadan önce sorgulansaydı belki de önemli bazı şeyler öğrenilebilirdi gibime geliyor. Adam Barış’ın ne iş çevresinden ne de aile çevresindenmiş. Hayatının sonuna kadar kaldırıldığı savaş kliniğinde yatmış ve orada ölmüş. Sanırım öleli bir elli yıl oluyor. Arkasında herhangi bir akrabası da yok. Yani o kadar araştırmama rağmen kimseye rastlamadım. Zaten bulabildiğim bütün bilgi adamın bir savaş kliniğinde sorgulandığı ve savaşın sona ermesinden otuz yıl sonra da aynı klinikte öldüğünden ibaret.”

“Peki hangi klinikteymiş biliyor musun?”

“Hayır orası belli değil.”

“Tamam, o zaman yeni görevin o kliniği tespit etmek ve orayı birlikte ziyaret etmemiz. Bu iş için sadece 48 saatin var, anlaştık mı ?”

“Anlaşıldı patron, elimden geleni yapacağım.”

Altay bu görevi aldığı iki gün içinde sabah akşam EBA’da her türlü izi sürdü. Sağlık Bakanlığı’ndan savaştaki kliniklerin listesini aldı. Ama EBA’da klinikte yatanların listesi yoktu. Bakanlığın veri tabanına müracaat etti. Önce gizli bilgi olduğu için geri çevirdiler ama sonra araya etkili birilerini sokup veri tabanını kayıt almadan inceleme imkânı buldu. Sonunda Hektor Kemal’in izine küçük bir kliniğin hasta listesinde rastladı. Hastanın yatış ve ölüm tarihleri öğretmen Hektor Kemal’inkine uyuyordu. Kliniğin adresini aldı. Başkaca bir bilgi almasına izin vermediler. Ertesi gün bu bilgilerle Artemis’in yanındaydı.

“İşler tamam ablacım, kliniğin izini buldum, adamımız savaşın yedinci yılında buraya yatırılmış ve kafayı sıyırdıktan otuz yıl sonra da orada mortu çekmiş.”

“Altay, düzgün konuşsana biraz, tanımadığın biri hakkında ne biçim ifadeler böyle, dizi yazıda böyle mi diyeceğiz?”

“Tamam ablacım kızma elbette böyle demeyeceğiz akli dengesini kaybettikten otuz yıl sonra vefat etti diyeceğiz.”

“Öyleyse sen de öyle konuş, klinik neredeymiş peki?”

“İnan adresini alana kadar göbeğim çatladı, araya bir sürü insan koydum, Sağlık Bakanlığı’nın veri tabanı gizliymiş meğer. Neyse zar sor adresi buldum ama işin komik yanı bu klinik üst sokağımızdaki gençlik kulübü olarak kullanılan bina.”

“Bu çok güzel, eee ne duruyoruz öyleyse haydi gidip bir bakalım belki işe yarar bir ipucuna rastlarız.”

Birlikte bir kahve içip ne yapacaklarını tasarladıktan sonra yürüyerek üst sokaktaki gençlik kulübüne gittiler. Burası EBA ortamında lise eğitimi alan gençlerin sosyal faaliyetleri için kullanılan Kent Eğitim Bakanlığı’na ait üç katlı küçük bir binaydı. Artemis basın kartını göstererek müsaitse Müdür’le konuşmak istediğini söyledi. Aynı zamanda sekreterlik görevini de yapan bir kadın memure Müdür’e haber verdi. Zaten günün o saatinde pek işi gücü olmayan Müdür de Artemis ve Altay’ı odasına davet etti.

“Buyurun arkadaşlar size nasıl yardımcı olabilirim?”

Artemis oldukça nazik bir tavırla yaptıkları araştırmadan bahsedip binanın daha önce savaş kliniği olarak kullanıldığını bu konuda bilgileri olup olmadığını sordu. Şişman bir adam olan Müdür koltuğunda yan dönerek anlatmaya başladı.

“Biliyorsunuz savaş sırasında yüzlerce bina böcek saldırılarından enfekte olanlar için savaş kliniği haline getirilmiş. Bu bina da onlardan birisi. Kolay değil dedelerimizin devrinde binlerce insan bu robot böceklerden enfekte olup akli dengesini kaybetmiş. Hâlâ 85-90 yaşında olup da psikiyatrik bozukluklardan yatan hastalar var ve bildiğim kadarıyla bu yaşlı hastalar için hâlâ açık olan birkaç savaş kliniği var. Bunların da 120 yıla kadar yaşayacağını varsayarsak bir süre daha açık kalacaklar demektir bu. Hastalanan insanların yıllardır çalışamayıp topluma yük olduklarını düşünecek olursak işin ekonomik boyutu da ortaya çıkıyor. Günümüzde insanlar 85 yaşından önce emekli olmuyor. Neyse lafı karıştırmayalım bizim binaya gelince burası 50 yıl önce son hasta da vefat edince klinik olarak kapatılmış ve Eğitim Bakanlığı’na devredilmiş. Devirden sonra birçok onarım geçirmiş, en az dört kere yeniden döşenmiş. Ben burada 12 yıldır çalışıyorum. Geldiğimde her yer kir pas içindeydi. Gençleri çeşitli faaliyetler için buraya çekecek çekici bir atmosfer yoktu. Sosyal puanlarını almak için zorunlu olarak geliyorlardı. Ben gelince oradan buradan kaynak bulup burayı böyle cıvıl cıvıl hale getirdim.”

“Zaten kapıdan girer girmez anlaşılıyor buraya epey bir emek verildiği. Her yer pırıl pırıldı değil mi Altay?”

“Evet Artemis Hanım, hatta yerler ıslak olduğundan ayağım kaydı düşecektim.”

“Yardımcım Altay da burayı çok beğendiğini ifade ediyor. Müdür Bey burası dört defa yeniden dekore edildi demiştiniz merak ediyorum acaba savaş kliniği günlerinden kalma bazı eşyalar hâlâ duruyor mudur bir yerlerde?”

“Pek zannetmiyorum, bina Eğitim Bakanlığı’na devredilince Savunma Bakanlığı’nın elemanları gelip işlerine yarayan eşyaları ve kliniğin belgelerini alıp götürmüşler, sanırım belgeleri Bakanlığın arşivine koymuşlardır. İşlerine yaramayan ufak tefek eşyaları ve gereksiz gördükleri belgeleri atılsın diye bırakmışlar. Onların hepsi tavan arasındaki depoya taşınmış. Sonraki dekorasyonlarda da eski eşyalar hep oraya kaldırılmış. Masa çekmece gibi yeni ihtiyaçlar belirince varsa depodan alınsın diye eski eşyalar çöpe atılmamış. Aslında hatırlattığınız iyi oldu orada bulunmaması gereken lüzumsuz onlarca kutu vardır yukarıda ve de onların iyi bir ayıklanması lazım. Ben de buraya ilk geldiğim yıl depodan birkaç malzeme indirtmiştim aşağıya ama indirdiğim kadarından daha fazlasını yukarıya kaldırttım herhalde.”

Artemis bu deponun varlığından epey mutlu olmuş belki savaş yıllarına ait bir şeyler bulabileceğini düşünmüştü. Çok iyi iletişim kurduğunu düşündüğü Müdüre dönerek,

“Eğer izniniz olursa yardımcımla beraber deponuzu inceleyebilir miyiz? Belki dizi yazımız için işimize yaran birkaç eşya bulup fotoğrafını çekeriz.”

“Nasıl isterseniz hanımefendi ama bu güzel elbiselerinizin tozdan bembeyaz olacağını unutmayın sakın.”

“Sağolun biz toza toprağa pek aldırmayız değil mi Altay?”

“Evet patron hatta çok severiz.”

İki gazeteci Müdür’ün yanından izin isteyerek en üst kattaki depoya doğru merdivenleri çıktı. Bir görevli elinde anahtarlarla onlara yolu gösteriyordu. Kapıyı açtı ve anahtarı üzerinde bırakarak işleri bittiğinde kapıyı kilitleyip anahtarı kendisine teslim etmelerini söyledi.

İçerisi tavandaki küçük camlardan sızan ışıkla azıcık aydınlanmıştı. Loş bir ortamda çalışmamak için kapıyı ardına kadar açık bıraktılar. Her yer üzeri toz ve örümcek ağlarıyla kaplı üst üste yığılmış eşyalarla doluydu; masalar, dolaplar, çekmeceler, sandalyeler. Altay patronu Artemis’e dönerek,

“Abla biz burada ne arıyoruz?”

“Herhalde eski sandalye değil, klinikten kalan unutulmuş bir belge var mı ona bakmamız lazım. Bütün çekmecelerin gözüne bakalım.”

Ulaşabildikleri bütün çekmeceleri açıp içine baktılar çoğu boştu. Bazılarının içinde adına katmer denen ve savaş sırasında çokça kullanılan naylon türü bir kâğıttan bazı belgeler vardı. Onlara şöyle bir bakıp üzeri aydınlık olan bir masanın üzerine yerleştiriyorlardı. Belgelerin çoğu odalardaki eşya listeleri, günlük yemek listesi, ilaç reçeteleri, hastaların yataklarındaki ilaç takip formlarıydı. Bir de etrafta üzerlerinde isim ya da harfler olan bazı küçük plastik kutular vardı. Hastalara ait olan bu kutularda da yine önemsiz kişisel eşyalar vardı; boş ilaç kutuları, diş fırçası,tırnak makası, tıraş takımları ve kurumuş makyaj malzemeleri. Yaklaşık iki saattir tozlu eşyaların arasında kendilerini harap etmelerine rağmen işe yarar tek bir belge bile bulmuş değillerdi. Ta ki Altay Artemis’e üzerinde H.K harfleri olan plastik bir kutuyu getirene kadar.

“Bu Hektor Kemal’e ait olabilir mi abla?”

“Olabilir tabi ama Hakan Kırmızı’ya da ait olabilir. Sadece iki harf hiçbir aidiyet göstermez ama bakalım içinde neler var. Eveeet, bir parça tıraş sabunu, bir tane kurşun kalem, boş bir krem kutusu, tırnak makası, içi boş bir çikolata ambalajı, bir tane yırtık çorap, hepsi bu işte. Bunlar Hektor Kemal’ e ait olsa n’olur ki?”

Artemis böyle diyerek elindeki kutuyu masanın üzerine doğru sallayarak boşalttı. Boş kutuyu yerine koyarken gözüne normal olmayan bir şey takıldı. Kutunun tabanı oynamıştı. Plastik bir kutunun tabanının oynaması beklenmezdi. Eliyle yokladığında kutunun tabanının plastik değil karton olduğunu gördü. Kutuyu baş aşağı biraz daha sallayınca karton ve onun altında bulunan bir defter masanın üzerine düştü. Bu karton tesadüfen mi konmuştu yoksa maksatlı olarak kutuda gizli bir bölme mi oluşturulmak istenmişti belli değildi. Eski katmer defter kartonun altında elli yıldır saklı kaldığından tozlanmamıştı ve kurşunkalemle yazılmış sarı sayfaları çok rahat okunabiliyordu. Artemis heyecanla defterin sayfalarını karıştırırken Altay’a seslendi.

“İşte aradığımızı bulduk ortağım, savaş yıllarında tutulmuş bir günlük bakalım içinde neler yazıyor. Çek şu tozlu sandalyeyi yanıma da bir göz atalım şuna.”

İkisi birden defterin önüne eğilerek okumaya başladılar.


13 Ekim 2584

Ben Hektor Kemal, bu defteri benden sonrakilere yaşadıklarımı ve devrimizi anlatmak için kaleme alıyorum. Olayları ve tarihi olabildiğince ayrıntısıyla anlatmaya gayret edeceğim.

Saat öğleden sonra dörde yaklaşıyor. Hızlı adımlarla görev yerimi terk ediyorum. Bana verdikleri iş on beş dakika sonra bitti. Sıcak suyun aktığını görünce hızlıca bir duş alıp fırladım. Bu aralar yıkanmak için sıcak su bulabilmek hayatta en sevinilecek olaylardan biri. Dışarıda hava epey soğumuş, dikkatli olup üşütmemem lazım. Akşam yemeği için verdikleri sandviçi yanıma alıp almadığımı kontrol ediyorum. Sırt çantamın her zamanki bölmesinde duruyor. Bugün hava saldırısının öğleden sonra saat beş civarında olacağını söylediler. Ama saldırı tahminleri de hava tahminleri gibi bazen tutmayabiliyor. Eğer sirenler zamanından önce çalarsa en yakın sığınağa misafir olarak gitmekten başka yapacak bir şey kalmıyor. Bu da sıkıntılı bir gece geçirmek ve büyük ihtimal uykusuz kalmak anlamına geliyor.

Ben bir eğitim rehberiyim, yani öyleydim ama şimdi eski çağların öğretmenlerinden biri oldum. En azından savaş başladığından beri bu böyle. Haftanın dört günü bana verilen on çocuğa matematik, güzel yazma ve dünya tarihi öğretiyorum. Geleceğimiz için çocuklar çok değerli, ani bir saldırı ihtimaline karşı on çocuktan daha fazlasının bir araya gelmesi yasak. Dersler de günde üçer dörder saati geçmiyor. Bu sayede kuyruklarda saatlerce beklemeden yiyecek, diş macunu, sabun gibi ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum. Eskiden bankada yüklü hesabı olan zenginlere tanınan bir takım VIP ayrıcalıkların bir kısmı savaş sırasında doktorlar, öğretmenler ve belediye aşçılarına tanınıyor. Savaş başladığından beri yanılmıyorsam yedi yıl oldu. Kentimizde artık para kullanılmıyor. Kent yönetimi herkesin bankalardaki hesabını dondurdu. Bir sabah uyandığımızda cebimizdeki bütün kredi kartlarının işlemez olduğunu gördük. Makinelere soktuğumuzda hesabınızda şu kadar para var, şu kadar da kredi limitiniz var diyordu ama miktarın karşısında kocaman büyük harflerle BLOKE yazıyordu. Paranız olsa da hiçbir ödeme işlemi dolayısıyla da alışveriş yapamıyordunuz. İşin tek iyi yanı borçlarımız da dondurulmuştu ve faiz işletilmeyecekti. Kâğıt banknotların nakit para olarak kullanılması da yüzyıllar önce ortadan kalkmış olduğundan kimsenin cebinde beş kuruş para yoktu. İnsanlık uzun yıllar önce elektronik paraya geçmiş ve Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) bağlı olarak çalışan Dünya Merkez Bankası (DMB) tüm dünyada geçerli ortak bir elektronik para birimi olan Elektron ve onun yüzde biri olan Sentron’u kabul etmişti. Yerel para birimleri dünyanın bazı yerlerinde hâlâ kullanılsa da bu yerel para birimlerinin de değerleri de Elektron cinsinden sabitti. Savaşın birinci yılından sonra kent yönetimi herkesin hesaplarını ve tüm firmaların finansal bilgilerini Dünya Merkez Bankasına devretmişti. Sözüm ona savaştan sonra hak sahipleri ya da mirasçılarına geri verilmek kaydıyla yapılmıştı bu ama herkes biliyordu ki hükümet cebimizdeki paraya el koyup teminat olarak Dünya Merkez Bankasına yatırmış ve savaş masraflarını karşılamak için DMB’den kredi çekmişti. İki yıl önce alınan bir bakanlar kurulu kararıyla da bloke edilen hesaplardan yüzde on savaş vergisi alınmaya başlanmıştı. Kartlarımızı banka makinelerine okuttuğumuzda hesabımızın yüzde on azaldığını görmüştük. Karşısında yine kırmızı büyük harflerle SAVAŞ VERGİSİ KESİNTİSİ yazıyordu. Benim hesabımda üç maaşımın karşılığı olan 4500 Elekton vardı ve çoktan gözden çıkarmıştım. Hesabında milyonlarca Elektronu olan VIP’ler düşünsündü ne yapacaklarını. Bazı VIP’lerin elinde altın olduğu söylentisi vardı. Altın bazı bankalar arası işlemlerde kabul görüyordu. Bir gram altın dünyanın her yerinde 12 Elektron’du. DMB’nin ilan ettiği bu kuru yine ancak DMB değiştirebilirdi. Fakat elinde altın bulundurmanın pratik olarak kimseye bir faydası yoktu. Bütün dünyada finansal kurumlar dışındaki kişilerin ellerinde altın bulundurmaları şiddetli cezaları gerektiren bir suçtu. Üzerinizde ya da size ait yerlerde altın bulundurmanın cezası en hafifinden bir yıllık gelirinize el konulmasıydı. En ağırı ise bütün mal varlığınızın müsadere edilmesi ve yıllarca kamu yararı için boğaz tokluğuna çalışmaya mahkûm edilmenizdi. Bu durumda elektronlarınızı altına çevirmenin bir faydası görünmüyordu ve sanırım bu söylenti bir şehir efsanesinden başka bir şey değildi.

1 Kasım 2584

Savaştan önce eğitim rehberliği yapıyordum. Bunun nasıl bir iş olduğunu şöyle açıklayabilirim. Yüz elli yıl kadar önce dünyanın bütün gelişmiş bölgelerinde bütün örgün eğitim kurumları kapanmıştı. Ne ilköğretim okulları ne liseler ne de eski üniversiteler vardı. Üniversite yerleşkeleri sadece yüksek teknoloji enstitüleri ve araştırma birimleri olarak kullanılıyordu. Öğrenciler evlerinde oturarak yirminci yüzyılın sonlarında internet adıyla temelleri atılan Evrensel Bilgi Ağı’ndan (EBA) Eğitim Bakanlığının eğitsel malzemelerini kullanarak kendilerini eğitiyor, ödevlerini yapıyor ve merkezi sınavlara girerek sınıflarını geçiyorlardı. Bakanlığın maaşlı eğitim rehberleri de çocuklara EBA ortamında yardım ediyor, sorularını cevaplandırıyor ve merkezi sınavlara hazırlıyorlardı. Çocuklar oyun ve sosyalleşmek için de yaş gruplarına göre örgütlenmiş olan özel çocuk kulüplerine giderek yaşıtları ile kaynaşıyorlardı. Rehberler öğrencileriyle yılda ancak birkaç kere bir araya gelirlerdi. Bunlar da sınıf geçme partileri ve geziler sırasında olurdu. Aldığım para fazla olmasa da mesleğini severek yapan bir eğitim rehberiydim.

Savaş başladığında 32 yaşındaydım ve meslektaşım olan benden on yaş büyük bir kadını seviyor ve sevgilimle aynı evi paylaşıyordum. Çocuk yapma planlarımız vardı ama savaş patlayınca bu fikirden hemen vazgeçmiştik. Artık dünyanın bu bölgesinde resmi evlilik kurumu kalmamıştı. Günümüz modern kent devletleri, diğer adıyla siteler, kimin kimi sevdiği, kiminle seviştiği, kimden çocuk sahibi olduğunu resmi kayıt altına almıyor, insanların sevdikleriyle birlikte oturup oturmamasına da karışmıyor, iki insanın gönül ilişkisine son vermelerini de mahkemede onaylattırmaları gerekmiyordu. İnsanlar cinsel tercihlerine göre diledikleri kişi ya da kişilerle evlerini paylaşıyorlardı. Tek eşli birliktelikler gibi çok eşli birliktelikler de görülüyordu. Tek izin verilmeyen birliktelikler ensest birlikteliklerdi. İnsan türünün genetik gelişimini bozan ve aile ilişkilerini tahrip eden ensest ilişkiler şiddetle cezalandırılırdı. Bir kaç yüzyıldır kuzenlerle birlikte olmak bile ensest ilişki sayılmış ve yasaklanmıştı. Anne baba olmadan önce genetik akrabalık testi yaptırmak zorunluydu. Devlet kişiler arasındaki özel ilişkilere karışmıyor ama çocuk doğurmak söz konusu olduğunda her şeye karışıyordu. Aralarından uzak bir akrabalık bağı tespit edilen çiftler bile ancak belediyeden izin alıp kısırlaştırıldıktan sonra birlikte olabilirlerdi. Bazen sevdiğiniz kişi annenizin ya da babanızın bilmediğiniz bir ilişkisinden kardeşiniz de olabilirdi. Bunun için saniyeler içinde alabileceğiniz genetik haritalarınızı sisteme okutarak akrabalık derecenizi öğrenebilirdiniz. Akraba çıkmanız durumunda bazen kırmızı yazıyla "durun siz kardeşsiniz" yazısı çıkar ve bu durumda hem zorunlu olarak kısırlaştırılır hem de sevdiğinizle kardeş kardeş yaşamak durumunda kalırdınız. Bunun yanında site devleti sadece ana-babanın çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerini ciddiyetle izliyordu. Geçmiş çağlarda boşanma adı verilen adli bir işlemin olduğunu ve avukatların bu işlemden çok para kazandıklarını tarih derslerinde tartıştığımız zaman öğrencilerimiz bu komik uygulamaya kahkahalarla gülüyorlardı.

17 Kasım 2584

Yedi yıl önce bu lanet savaş neden çıkmıştı? Şimdi kimse bunu umursamıyor hatta hatırlamıyor bile. Biz uzun yıllar savaş görmemiş bir siteydik. Dünyanın başka bölgelerinde savaş çıktığında kent devletimizden tecrübeli arabulucular istenirdi. Bir tane barış akademimiz bile vardı. Ulus devletler çağının kapanmasından sonra kentimiz de etrafındaki küçük yerleşim birimleriyle birleşerek bir site devleti oluşturmuş ve kendini ait hissettiği siteler federasyonlarından birine yani Kuzey Birliğine katılmıştı. Günümüz dünyası özgür kent devletleri olan sitelerden oluşuyor. Bu devletçikler de irili ufaklı federasyonlar oluşturuyorlar ama federasyonları eskinin büyük devletleri ile karıştırmamak lazım. Federasyonlar özgür kentleri maliye, adalet, eğitim ve ekonomi alanında denetlemezler, ortak vatandaşlık da söz konusu değildir. Zaten dünya ekonomisi bütün özgür kentlerin üye olduğu Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Merkez Bankası tarafından entegre edilmiştir. EBA sayesinde eğitim öğretim işleri de neredeyse bütün dünyada standart hale gelmiştir. Federasyonların işlevleri sitelerin dış güvenliğini sağlamak için bir ordu bulundurmak, siteler arasındaki hava, kara, deniz ve demiryollarının yapım ve işletmesini koordine etmek gibi birkaç işlevle sınırlıdır. Federasyonlar da siteler gibi ulusal ya da etnik birlikler değildir.

Yedi yıl önce bizim bağlı olduğumuz Kuzey Birliği komşu federasyon olan Güney Yıldızı ile kapışınca biz de kendimizi savaşın içinde buluvermiştik. Kuzey Birliği dünyadaki üç büyük federasyondan biriydi. Bize bulaşan Güney Yıldızı ise orta büyüklükteki bir federasyondu. Bu yüzden savaşın başlarında birkaç ayda işlerini bitireceğimizi düşünüyorduk ama yedi yıldır büyük bir inatla direniyorlar, nihai sonuç alamasalar da saldırılara bütün hızıyla devam ediyorlardı. Savaş için motivasyonlarının çok güçlü olduğunu biliyorduk. Güçleri gözü karalık ve fanatizmlerinden kaynaklanıyordu. Çünkü fanatik birkaç kentin bir araya gelmesinden oluşmuşlardı.

Savaşın görünürdeki başlangıç nedeni olimpiyatlarda Güney Yıldızı futbol takımının teknik direktörünün dünya televizyonlarının canlı yayınladığı basın toplantısında Kuzey Birliği Federasyon Başkanının anasına küfretmesiydi. Bunun üzerine Kuzey Birliği Güney Yıldızı’ndan resmi özür istemiş ancak Güney Yıldızı yetkilileri teknik direktörlerinin sövdüğü federasyon başkanının Kuzey Birliği’nin futbol federasyon başkanı olduğunu ve Kuzey Birliği’nin Başkanı ile karıştırılmaması gerektiğini ifade etmişlerdi. Kuzey Birliği zaten gergin olan ilişkilerin daha da gerilmemesi için resmi özür beklemekte ciddi olduğunu bildirmiş ve misilleme hakkını saklı tutmuştu. Beklenen sürede cevap alınmayınca da yine uluslararası bir basın toplantısında Kuzey Birliği’nin Futbol Federasyon Başkanı kameraların karşısına geçip hem Güney Yıldızı Futbol Federasyonu Başkanının hem de başkan yardımcılarının analarına küfretmişti. Aslında bütün dünya bu küfürleşmelerin bir bahane olduğunu, iki federasyon arasındaki esas sürtüşmenin Güney Yıldızı’ndaki en büyük havaalanı olan Larnaka havalimanını işleten Kuzey Birliğinden Atina sitesi firmasının ülkeden kovulması, firmanın İzmir’li yöneticisinin de bir bar kavgasında dövülmesiydi. Bütün bunlar hava limanının millileştirilmesi için yapılmıştı kuşkusuz. Havalimanını işleten firma Atina, İstanbul ve İzmir sitelerinin oluşturduğu bir ortaklıktı. Kuzey birliğine dahil olan bu üç kent gelişmeler karşısında önlem alınması için Federasyon Güvenlik Konseyini acilen toplantıya çağırmışlardı. Güney Yıldızı’nın haşarı çocuğu Kıbrıslılar kendileriyle aynı soydan insanların yaşadığı Kuzey Birliği’ne kafa tutuyordu. Zaten geçmiş zamanlarda da bu ada komşu devletler için hep bir sorun kaynağı olmuştu. Kuzey Birliği’nin önemli sitelerinden Moskova olayı yatıştırmaya kalktıysa da kızgın Atinalılar ve İzmirlilerin tepkisi karşısında fazla da bir şey yapamamıştı. Sonuçta bir gece yarısı Kıbrıs’taki üslerinden kalkan Güney Yıldızı Hava Kuvvetlerine bağlı bir Kıbrıs filosu Mersin Limanını bombalamıştı. Gülme gazı bombalarıyla yapılan bu saldırıda beş liman işçisi gülmekten ölmüştü. Bunun üzerine Kuzey Birliği Başkomutanlığı yaptığı yazılı açıklamada son gülen iyi güler demişti. Anadolu ve Peleponnez yarımadalarındaki Kuzey Birliğine bağlı siteler zaten Kıbrıslılardan fazla hazzetmezlerdi. Bundan beş yüzyıl önce Anadolu ve Peleponnez’de kurulu iki ulus devlet Kıbrıs adasındaki azınlıkları için 1974’te birbirleriyle kapışmışlardı. Sorun uzun yıllar çözülmeden askıda kalmış, bu süre içinde çözümsüzlükten sıkılan ada halkı anavatanlarına sırtlarını dönerek Yunanca ve Türkçe konuşmayı bırakıp eskiden sömürgesi oldukları İngiltere’nin dili olan İngilizce konuşmaya başlamışlardı. Bir yüz yıl sonra daha da ileri giderek Müslümanlık ve Ortodoks Hıristiyanlık gibi dini inançları da terk ederek yeni moda İngiliz Budizmini benimsemişlerdi. Yirmi ikinci yüzyıl sona erdiğinde adada Girne ve Baf’tan oluşan iki site devleti vardı. Hatırladığım kadarıyla savaşın başlangıcı bu hikâyelere dayanıyordu.


21 Kasım 2584

Saat beşe on kala kendimi zor bela sığınağa attım. Burası kentin en büyük alışveriş merkezinin yerin altındaki dört bodrum katından oluşuyor. Kentteki en konforlu sığınak da burası. Herkes buraya kabul edilmiyor. Buraya kabul edilmemi yine öğretmenliğime borçluyum. Elbette acil durumlarda herkes sığınağa kabul ediliyor ama kendilerine ayrılmış bir kabin olmadığından buldukları bir köşeye kıvrılıp yatmak zorundalar. Dışarı çıkan herkes yanında sırt çantası ile dolaşıyor. Bu sırt çantalarının içinde şişme yatak, battaniye, su, bisküvi, ışıldak, kişisel temizlik malzemeleri ve portatif tuvaletten oluşan acil yardım malzemeleri bulunduruluyor. Sığınaklardaki tuvaletlerin orada barınan insan sayısına göre az olması karşısında üretilmiş pratik bir çözümdü portatif tuvaletler. Belediye tarafından herkese dağıtılıyordu. Bunu üreten firmaya belediye savaş sonunda yüklüce bir ödeme yapmak zorunda kalacaktı. Tertibat aslında çok basitti. Silinebilir naylon bir kumaştan yapılmış, bele bağlanarak kullanılan uzunca bir tuvalet önlüğü ve katlanmış vakumlanmış halde sert kartondan yapılmış beş adet lazımlık. Karton lazımlıkların içinde çocuk bezi malzemesinden üretilmiş yumuşak sıvı emici bir madde vardı ve elbette kartonların dış yüzü plastikle kaplı olduğundan su sızdırmazdı. Savaşın ilk yıllarında insanlar çok zorda kalmadıkça bunu kullanmıyor ve kullandıklarında da çok utanıyorlardı. Ancak zamanla utanç yerini alışkanlığa bıraktı. Hatta kadın erkek yan yana oturup hem ihtiyacını gideren hem de birbirleriyle sohbet eden insanlara rastlamak oldukça sıradan bir görüntüydü. Tuvaleti gelen insanlar önlüklerini bağlıyor, lazımlıklarını kurup üzerine oturuyor, ihtiyaçlarını giderdikten sonra da lazımlığı ve kullandıkları tuvalet kağıtlarını paketin içindeki özel naylon torbaya koyup ağzını kapatarak en yakın çöpe atıyor, anti-bakteriyel bir sıvıyla da ellerini temizliyorlardı. Ne tesadüf ki bundan iki bin beş yüz yıl önceki Efesliler de umumi tuvaletlerde yan yana oturarak ihtiyaçlarını gideriyorlarmış. Koşulların zorlamasıyla kültürel değerler de zamanla değişime uğruyordu. Savaştan önce ziyaret ettiğim başka bir sitede insanlar birbirlerinin önünde burunlarını mendille silmiyorlardı. Bunu yapmak çok ayıp karşılanıyordu. Oysa benim sitemde bunu yemekte bile yapabilirdiniz.

Ben bunları kafamdan geçirerek sığınağa girer girmez hava saldırısını haber veren sirenler acı acı çalmaya başlamıştı bile. Koşuşturan insanların arasında kendime yer açarak iki alt kattaki kabinimin önüne geldim. 3269 numaralı kabin bana ayrılmıştı. Kabinimin bulunduğu yer savaş öncesinde ara sıra uğradığım lüks bir kafeydi ve çilekli pastaları ile ünlüydü. Şimdi bütün o gösterişli kafe ve mağazaların yerinde iki metre yüksekliğinde üç metre uzunluğunda ve bir buçuk metre genişliğinde sarı plastik kabinler uzanıyordu. Bunlar lego tarzı birbirine geçebilen kabinlerdi. İkisi bir araya getirilip ortası açılarak çift kişilik kabin haline de getirilebiliyordu. Kabinlerin içinde bir kişinin şişme yatağı, yorgan, battaniye ve küçük bir dolap sığabiliyordu. Şanslı olanlar sığınaklardaki açık alanlar yerine bu kabinlerde uyuyabiliyorlardı. Sığınakta çamaşırhane, duşlar, küçük masa ve sandalyelerin konduğu bir çalışma salonu da vardı.

22 Kasım 2584

Yirmi altıcı yüzyıl savaşlarında artık binaları, eşyaları ve insanları tahrip eden bomba ve silahlar kullanılmıyordu. Kentlerin altyapılarını, kentler arasındaki otoyol ve enerji hatlarını ve binaları tahrip eden patlayıcıların kullanımı Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından bütün üyelerine yasaklanmıştı. Bir kent ya da sitenin DTÖ’den çıkarılması yok olmakla eş anlamlı olduğu için dünyadaki bütün siyasi erkler bu yasağa yüz elli yıldır harfiyen uyuyorlardı. Küresel sermaye bütün dünya üzerine dağılmış olan yatırımlarına ve mülklerine zarar gelsin istemiyordu. Kuşkusuz bundan ötürü sıradan insanların da evleri başlarına yıkılmaktan kurtulmuştu ve bundan da önemlisi insanlar patlayıcı bombaların infilakı sonucu ölmekten de kurtulmuşlardı. Yirmi ikinci yüzyılda tüm nükleer silahların yasaklanıp imha edilmesinden sonra, yirmi üçüncü yüzyılda konvansiyonel patlayıcılar, mermiler, füze, bomba ve mayınlar da yasaklanmıştı. Tanklar, toplar, uçaklar, tabanca ve tüfekler hâlâ vardı ama mühimmatları değişmişti. Bunlar şimdi patlayıcı yerine düşmana başka maddeler fırlatıyorlardı. Profesyonel askerler de durumdan memnun görünüyorlardı. Savaşta hedef artık insan öldürmek değil, düşmanı etkisiz bırakmak, direncini kırmak ve böylece siyasi isteklerinizi zorla kabul etmelerini sağlamaktı. Savaş ve ölüm kelimeleri artık birbirinin ayrılmaz ikizi değildi. Okul kitaplarında insanların birbirini topluca öldürdüğü savaşların olduğu dönemler insanlığın ilkel ve karanlık geçmişinin bir parçası olarak çocuklara öğretiliyordu. İşte bu yüzden Mersin limanını bombalayan Kıbrıs uçakları gülme ve biber gazı kullanmıştı. Bu gazlar gösterilerde polislerin kalabalıkları dağıtmak için kullandıkları gazlardan biraz daha etkiliydi ama öldürücü hatta yaralayıcı bir etkiye bile sahip değildiler. Saldırı sonucu ölen beş işçinin durumu gerçekten traji komikti. Bir tanesi vinçte gülerken dengesini kaybedip yere düşerek ölmüş diğerleri onu kurtarmaya giderken üç tanesi denize düşmüş biri de kalp krizi geçirmişti.

Savaşlarda kullanılan uçak, tank, helikopter, hücumbot gibi araçlar insansız ve uzaktan komuta edilen araçlardı. Dünyanın bazı fakir devletleri dışında canlı piyade kullanan da kalmamıştı. Artık piyadelerin yerini plastik metal karışımı asker robotlar almıştı. Saldırıların esas omurgasını elektronik saldırılar oluşturuyordu. Düşman yerleşim birimleri üzerinde oluşturulan dev manyetik dalgalar ile kentlerin bütün elektrik, bilgisayar, yazılım sistemleri çökertiliyor, bütün iletişim ve ulaşım cihazları kullanılmaz hale geliyordu. İnsanlar bir anda kendilerini adeta 2570’lerden 1950’lere düşmüş gibi hissediyorlardı. Gideceğiniz yerlere yürümek ya da bisikletle gitmek, çamaşırlarınızı ve bulaşıklarınızı elinizde yıkamak ve yazılarınızı kurşun kalemle yazmak zorunda kalıyordunuz. Erkekler tıraş olmak için elektrikli aletlerden yüzyıllar önce kullanılan jilet ve usturalara geri dönmüşlerdi ve bence bu çok da iyi olmuştu. Manyetik saldırılar sırasında bütün akıllı aletler akılsız, onları kullananlar da şaşkın hale geliyordu. Kentleri bu felaketlerden korumak için eskiden kullanılan uçaksavarlar silahlarının benzeri manyetik dalgasavarlar düşman hava saldırılarına karşı kullanılan en etkili savunma araçlarıydı.

Şehirlerin üzerine atılan bir diğer bomba da böcek bombasıydı. İnsansız uçaklar tarafından atılan bu bombalar yere yüz metre kala patlıyordu ve her bir bombanın içinden arı büyüklüğünde yüzlerce metal plastik karışımı robot böcek fırlıyordu. Bu böcekler içlerine yerleştirilmiş mini güneş pilleri enerji sağlıyor ve saatlerce havada kalabiliyorlardı. Güneş enerjisiyle çalıştıkları için sadece gündüzleri kullanılabiliyordu. Bu da insanların gece rahat uyumalarını sağlıyordu. Her böcek içinde bir çeşit psiko-kimyasal silah (PKS) taşıyordu. Öldürücü ve zehirleyici kimyasal silahlar da yasaktı ama biber gazı, gülme gazı, sinir gazı gibi gazlarla psiko-kimyasallar serbestti. Robot böcekler insanları vücut ısılarından tanıyıp hedefe kilitleniyor ve tıpkı bir arı gibi deriye yapışıp mekanik iğnesini çıkararak ilaçlı sıvıyı insana enjekte ediyor ve güçleri tükenerek yere düşüyorlardı. Çıplak elle müdahale ederek robot böceği uzaklaştırmak da faydasızdı çünkü bu sefer de elinize yapışıp ilacı elinize enjekte ediyorlardı. Onları ancak iğnelerinin geçemeyeceği çok kalın eldivenlerle kovmak mümkündü. Eğer bir ya da birkaç böcekle uğraşıyorsanız bunu başarabilirdiniz ama onlarcası yüzlercesi üzerinize saldırırsa yapacak bir şeyiniz yoktu. Böceğin soktuğu insanlar değişik tepkiler veriyordu. Teknik adı Psiko-Teknolojik Termal Güdümlü Mermi (POTGÜM) olan bu böceklerin içinde elli yıl önce geliştirilmiş bir anti-psikotik ilaç vardı. Şizofreni hastalarında mucize etkiler gösteren bu ilaç sağlıklı insanlara yapıldığında ise onları hasta ediyordu. Kişinin bilinçaltı ve bilinç düzeyi arasındaki dengeyi bozan bu ilacı bünyesine alan her insan kendi psikolojik durumuna göre değişik tepkiler veriyordu. Genellikle rastlanan tepkiler, hafıza kaybı, kaşınma krizleri, psiko-seksüel bozukluklar, sanrılar, ağlama gülme krizleri gibi davranış bozukluklarıydı. İlacı alanların ortak özelliği uzun bir psikiyatrik tedavi süreci görmeden günlük yaşamlarını sürdürememeleri ve çalışamamalarıydı. Bu ilaçlı böcekler elbette eski usul mermilerden çok pahalıya mal oluyor ama düşmanın üzerindeki etkisi basit bir mermiden çok fazlaydı. Eski tip bir mermi bir insana saplandığında ya yaralar ya da öldürürdü. Bir ölünün topluma maliyeti de ufak bir cenaze töreninin maliyeti kadardı. Yaralı biri de sakat kalsa bile, durumuna göre topluma katkı verecek bir işte çalışabilirdi. Oysa psikiyatrik sorunlarla uğraşan biri hem çalışamaz hem de kendisi ve ailesi için devamlı bir zaman, para ve emek kaybı demekti. Psiko-teknik saldırılarla düşmanı belki yaralamıyor, öldürmüyor ama nüfusun önemli bir kısmını delirtiyordunuz. Yıllarca psikolojik sorunlarla boğuşan bu insanlara sorsanız klasik bir savaşta kafalarına bir tuğlanın düşmesi ya da şarapnel saplanmasıyla ölmenin, kronik uykusuzlukla bütün bir hayatını ruh gibi gezinerek geçirmekten daha iyi bir şey olacağını söyleyeceklerdir. İnsanları delirtmek en azından psikolojilerini bozarak günlük yaşamlarını çekilmez hale getirmek, ekonomik açıdan da düşmana uzun süreli bir darbe vurmak anlamına geliyordu.






1 Aralık 2584

Anahtarımla kabinimin içini açtım. Çantamı bıraktım, içinden yalnız termosumu aldım. Biraz ilerideki sıcak su makinesine gidip termosumu sıcak suyla doldurdum. Fazla sıra yoktu. Dört beş kişi bekliyordu benden önce. Termosun içine büyük boy bir çay poşeti koydum. Kahvemi sabaha saklıyorum. Ayda kişi başı yarım kilo kahve ve de yarım kilo çay istihkakımız var. Kahveye daha çok talep olduğu için takas piyasasında iki kilo çay vererek yarım kilo kahve alabiliyorsun. O yüzden çayları biriktirip birkaç ay sonra kahve ile değiştiriyorum.

Elimde içi sıcacık çay dolu olan termosumla kabinin içindeki şişme yatağın üzerine kendimi atıp duvara yaslanarak oturuyorum. Yorganı da belime kadar çekiyorum.

Sırt çantamdan avucuma sığacak büyüklükteki bilişim tabletimi çıkarıyorum. Bu araçla hem EBA’ya bağlanıp dünyanın her yerinden haber sitelerini okuyabiliyorsun, hem de televizyon ve radyo istasyonlarını izleyebiliyor, arkadaşlarınla da görüntülü sohbetler yapabiliyorsun. Dilersen bunları ekran üzerinde iki boyutlu olarak izliyor, dilersen de boşlukta üç boyutlu ve istediğin büyüklükte görüntüler oluşturabiliyorsun. İnsanın sevdiği birini üç boyutlu olarak karşısındaki koltukta oturuyor görmesi geçmiş zamanların insanları için hayal edilecek bir şey değildi. Küçücük bir bellek kartının içinde üç boyutlu resim albümleri ile odanızın içini bütün arkadaş ve sevdiklerinizle doldurabilirsiniz. Çocukluğunu ve yakınlarınızın gençliğini de sanki bugünmüş gibi odanıza taşımanız mümkün. Dijital fotoğraf teknolojisi ilerledikçe insanlara çok eğlenceli imkânlar sunmaya başladı ve neredeyse bir sanal gerçeklik yarattı. Bu pek çok açıdan hoş bir şey olabilir ama benim gibi duygusal insanlar için ölen sevdiklerini bu kadar kanlı canlı karşılarında görmek hiç de hoş değil. Ölümünden sonra babamın hiçbir üç boyutlu fotoğrafını açmadım mesela. Ölmüş bir kişinin üç boyutlu görüntüsünü ve filmini odanızın içinde oynatabilirsiniz. Mesela ölmüş babanız sizin karşınızda gitar çalıp şarkı söyleyebilir. Hatta ölmüş anneniz siz bebekken kucağında sizi uyutabilir. Ama bunlar bana aşırı hüzün veren duygusal yüklerden başka bir şey değil. Eski yüzyıllarda olsa böyle bir şeyi gören kesin babasının hayaletini gördüğünü sanıp korkudan titreyebilirdi.

Yirmi birinci yüzyıla kadar bu saydığım işleri yapmak için insanlar çok sayıda aracı taşımak zorunda kalıyorlarmış. Telefon dedikleri sadece uzaktaki insanlarla konuşmak için kullandıkları bir alet varmış. Öğrencilerimi savaştan önce götürdüğüm teknoloji müzesinde yirminci yüzyılın başından kalan çok antika telefonlar bile görmüştük. O zamanlar insanların evlerinde televizyon istasyonlarını izlemek için duvarlara astıkları büyük televizyon alıcıları varmış. Durağan ve hareketli görüntüleri kaydetmek için fotoğraf makinesi ve kamera adını verdikleri farklı aletler kullanırlarmış. Radyo yayınlarını çekmek için ayrıca radyo cihazları olduğunu da duymuştum ama hiç görmedim. Sonraları e-kitap okuyucuları çıkmış ama ilk zamanlarda bunlarla elektronik kütüphaneler ve yayınevleri arasında bağlantı pek yokmuş, daha sonraları tam bütünleşme sağlanmış. Böylece şimdi olduğu gibi elinizdeki bu küçük aletle dünya kütüphanelerindeki milyonlarca kitaba ve belgeye ulaşabiliyordunuz. Üstelik bunlar için çoğu zaman ya hiçbir şey ödemiyor ya da çok az bir ücret ödüyordunuz. Tabi biz savaşta olduğumuzdan ve de banka hesaplarımız bloke olduğundan yedi yıldır ücretli kaynaklara erişemiyoruz. Bilişim cihazlarımız artık milyonlarca gigabayt bilgiyi depolayabiliyor ama çoğu bilgimizi de EBA ortamında depolamak mümkün. Günümüzdeki ufacık bir bilişim cihazının görevini görmek için yirminci yüzyılın sonunda bir radyo, bir televizyon alıcısı, bir fotoğraf makinesi, bir kamera, bir CD- DVD player, bir cep telefonu, bir oyun konsolu, bir diz üstü bilgisayar, bir e-kitap okuyucusu, bir faks ve bir tarayıcıyı yani toplam on bir aleti yanınızda taşımanız gerekirdi. Bunun için de herhalde her yere bir kamyonetle gitmeniz lazımdı. Esas komik olan da o devrin insanlarının tüm bu alet ormanı içinde kendilerinin çok gelişmiş bir teknolojiye sahip olduklarını sanmalarıydı. Bu aletlerin hepsi şu anda uyuduğum kabinin yarısını kaplardı sanırım. Elimde tutuğum bilişim cihazım mucizevi bir kolaylıktı ama yalnızca barış zamanlarında. Diğer elektronik cihazlar gibi manyetik saldırılar sonunda bilişim cihazları da çalışamaz hale geliyor, saldırının etkileri geçtikten sonra da genellikle arızalanıyor ve bir daha eski hallerine dönmüyorlardı. Manyetik saldırı sırasında bilişim cihazınızın mutlaka kapalı konumda olması gerekiyordu ki zarar görmesin. Bu sığınağın en büyük özelliği çok pahalı olan manyetik kalkan sistemiyle manyetik saldırılara karşı korunaklı bir bölge olmasıydı. Eğer bilişim cihazlarınız sağlamsa burada rahatça çalışır ve EBA’ya bağlanırdınız. Öğrencilerin derslerini ve ödevlerini hazırlayabilmem için EBA’ya bağlantım olması gerektiğinden kent yönetimi benim gibi öğretmenleri bu kabinli A tipi sığınaklara yerleştiriyordu.

11 Aralık 2584

Dışarıda hava saldırısı başlamıştı. Hava savunma sistemimizi delebilen Güney Yıldızı insansız hava araçları manyetik patlama yapmak ya da şehrimizin üzerine böcek saçmak için tepemizde dolanıyorlardı. Manyetik patlama olduğunda kulaklarımızın dibine kadar işleyen çok tiz bir vınlama duyuluyor, sonra hava sıcaklığı yirmi ya da otuz dakikalığına 20-25 derece aşağıya düşüyordu. Yazın 35-40 derecelik sıcak havalarda bu durum insanı rahatlatan bir bedava klima etkisi yaratırken, sonbaharda çok soğuk bir kış, soğuk bir kış günü ise kutup soğuklarını andıran eksi otuz beş derecelik ultra soğuklar yaşanabiliyordu ki bu soğuğa yirmi dakika maruz kalmanız ölmeniz anlamına geliyordu. Binalarımızın tepesine yerleştirilmiş uçaksavar bataryalarımız lazer toplarıyla Güney Yıldızı uçaklarını avlamaya çalışıyordu. Tabi bu bir elektronik avlama. Ne uçağa ne de robot pilotuna bir zarar gelmiyor uçağın yazılımı kullanılamaz hale getiriliyordu. Bu tür vurulmuş uçaklar sadece itfaiye ya da keşif uçağı olarak kullanılabilirler. Plastik böcekler de yere düşmeden manyetik toplarımız tarafından bombalanıyor, programları işlemez hale getiriliyor ve böylece böcekler uçamadan yere çakılıyorlar. Eğer bir böcek yere elli metre kala hala vurulmamışsa enjekte edeceği birilerini bulmak üzere şehre iniyor demekti. Atılan her bin böcekten ancak elli, altmış tanesi yeryüzüne inebiliyordu ki bu da hava savunma sistemimizin ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesiydi. Bu saldırı az gelişmiş bir ülkeye yapılsa atılan her bin böcek yüzlerce insanı enfekte edebilirdi. Yere ulaşabilen bir böceğe karşı da savunma tedbirleri vardı. Böcekler insan vücut ısısına duyarlı olup ısı kaynağına kilitlendikleri için, şehrin çeşitli noktalarına korkuluk tabir edilen plastik mankenler yerleştirilmişti ve hava saldırıları sırasında bunlar 36,5 derece ısı yayıyorlardı. Böylece yere düşen böcekler insan zannettikleri bu mankenlerin üzerine yapışıyor, temizlik görevlilerimiz de üzerlerine zamk püskürterek onları çöp torbalarına atıyordu. Evet, bu teknoloji harikası küçük uçan plastik robotların üzerine bir damla zamk püskürtseniz çalışamaz hale geliyorlardı. Üstelik bunu on yaşında bir yumurcak bulmuştu ve kentimizin ulusal kahramanı ilan edilmişti. Şimdi ortalarda görünmüyor on yedi yaşlarında bir delikanlı olmuştur. Böcek saldırılarına karşı herkesin yanında zamk tabancası taşıması zorunlu. Eğer hava saldırısı sırasında sığınakta değilseniz kesinlikle sokak ortasında yalnız başınıza durmamanız lazım. Çünkü böceklerden biri arkanıza yapışacak olursa zamk tabancasını kullanmanız mümkün olmayabilir. O yüzden en az iki kişi olmalısınız ki arkanıza böcek yapıştığında birbirine zamk tabancası ile yardım edebilesiniz. Saldırılar sırasında on iki yaşından küçük çocuklara özellikle dikkat etmek gerekiyordu çünkü çocuklar psikoteknik kimyasala karşı çok daha dayanıksızdırlar. İlacı alan bir çocuğun hayatı boyunca iyileşmesi neredeyse mümkün değildir. Oysa yetişkinler uzun süren bir tedavi sonucunda kurtulma şansına sahiptiler. Böcek tarafından ısırılan çocuğun tek kurtulma şansı ilk yarım saat içinde nikotin iğnesi olması idi. Psiko-teknik ilacın tek panzehiri nikotindi. Nikotin de çok zor bulunan bir maddeydi. On yedinci yüzyıldan yirmi birinci yüzyılın sonlarına kadar insanlar yüksek oranda nikotin içeren tütün adında bir bitkiyi kurutup ince kâğıtlara sararak tüttürüyorlarmış ve buna sigara deniyormuş. Sigara dedikleri bu kuru tütün sarmalarının akciğer kanserine neden olduğu bilindiğinden ötürü yirmi birinci yüzyılda kullanımı gittikçe sınırlandırılmış ve yirmi ikinci yüzyıla girildiğinde üretimi, kullanımı ve ticareti dünya çapında yasaklanıp uyuşturucu madde kapsamına alınmış. Böylece dünyada tütün ekimi de durmuş. Her ne kadar akciğer kanseri sonraları kök hücre nakli ile on beş günde tedavi edilen bir hastalık haline gelse de tütün ve sigaraya bir daha geri dönülmemiş. Tabi ki dünyanın çeşitli bölgelerindeki sıkı tiryakiler balkon ve bahçelerinde gizli gizli tütün ekip evlerinde sigara sarıp içmeye devam etmişler. Tütün mafyası da uyuşturucu mafyasının bir parçası haline gelmiş. Kaçak olarak evde üretilmiş yirmi adet sigara yüz elektrona kadar alıcı bulabiliyor. Savaş sırasında kent yönetimi tarihi bir kararla dört yüz yıllık tütün yasağını kaldırdı. Bu işe en çok üzülen de sigara mafyası oldu tabi ki. Çünkü amatör sigara ve pipo üreticileri ortaya çıkınca sigarının yirmilik paketi de yüz elektrondan beş elektrona kadar düşüverdi. İnsanlar balkon ve bahçelerinde serbestçe tütün yetiştirmeye başladılar. Sığınaklarda “lütfen sigaranızı çocukların bulunduğu kapalı mekânlarda içmeye özen gösterin” yazan ve sigara içen bir kadınla erkeği gösteren resmi ilanlara rastlayabilirsiniz. Bu ilanlar yirmi birinci yüzyıl insanlarına delice ve ahmakça gelebilirdi ama çocukların bütün hayatlarının mahvolmasındansa birazcık dumana maruz kalarak nikotin alıp böcek saldırılarına karşı güçlü hale gelmeleri bu savaşta oldukça normal görülmeye başlandı. Kaldı ki sigara içen yetişkinler ve dumana maruz kalan çocuklara kansere yakalanmalarını engelleyici genetik aşılar yapılıyordu.

Çayımdan bir yudum alarak termosu yanıma koydum ve bilişim cihazımı açtım. Bu sırada dışarıda yine o uğursuz tiz ses duyulmaya başladı. Güneyliler bir manyetik bombayı daha patlatmayı başarmışlardı. Sığınağın içi ısıtılıyor olsa da birazdan en az yarım saat tir tir titreyecektik. Nitekim bilişim cihazında açtığım termometre programı kabin içi sıcaklığının 22 santigrat dereceden 10 dereceye düştüğünü gösteriyordu, biraz sonra termometre 6-7 derece aralığında gidip gelmeye başladı. Demek ki dışarıdaki hava sıcaklığı en az eksi 25 derece civarında olmalıydı. Yorganın içine girip iyice büzülmeye başladım. Termosumu da yorganımın içine almıştım. Arada sıcak bir yudum çay içiyor, sonra yorganın içinde kendimi ısıtmaya çalışıyordum. Ne kadar uğraşsam da titremeye engel olamıyordum. Soğuktan çenem titriyor dişlerim birbirine değiyordu. En büyük tesellim bu soğuğun en çok yirmi dakikalık ömrünün kalmış olmasıydı. Bereket versin bu kez termal çoraplarımı giymeyi unutmamıştım. Bu çoraplar aşırı ısı kaybını önlüyordu. Yirmi dakika kadar titredikten sonra termometre yavaş yavaş yükselmeye başladı. Isınan havayla birlikte vücudum da gevşeyip rahatlamaya başlamıştı. Nihayet termometre tekrar yirmi dereceyi göstermeye başladı. Günün bütün yorgunluğu üzerine bu üşüme nöbeti de eklenince tatlı bir uyku bütün bedenimi sarmıştı. Termosu yatağın yanına koyarak yorganın altına kıvrıldım ve gözlerimi yumdum.

Sanırım bir saat kadar deliksiz uyumuşum. Rüyamda evimdeydim ve henüz savaş çıkmamıştı. Aslında evim bu sığınağa fazla da uzak değildi. Yürüyerek yirmi dakikalık mesafedeydi. Otuz katlı bir gökdelenin yirmi ikinci katında iki oda bir salondan oluşan küçük bir daireydi evim. Annelerimin emekli ikramiyeleri ile ortaklaşa alıp eğitim rehberi olduğumda bana hediye ettikleri hayattaki tek taşınmazım. Birçokları gibi benim de iki anacığım var. Biri beni doğurup emziren taşıyıcı annem diğeri de yumurtası ile genlerini bana aktaran genetik annem. Hem yüzüm hem de yürüyüşümle genetik annemin bir kopyası gibi olduğum söylenir. Ellerim ve uzun boyum ise babama çekmiş. Bazı genetik anneler hiç ortada olmazlar, yumurtayı verip kaybolan tiplerdir bunlar. Bazen de taşıyıcı anne bebeği doğurup genetik annenin kucağına bırakıp gider. Kuşkusuz bunların hepsi bebek olmadan önce imzalanan analık sözleşmelerinde tarafların karşılıklı olarak kabul ettikleri koşullara göre oluşur. Benim taşıyıcı annem aynı zamanda babamın sekreteri oluyor. Ben doğunca üçü de aynı evde yaşamaya başlamışlar. Genetik anneler kocalarını taşıyıcı annelerden kıskandıkları için böyle üçlü yaşamaya pek yanaşmazlar ama benim genetik annem taşıyıcı annemin eve taşınmasını kendi istemiş. Kendi düşen ağlamaz demişler. Bir süre sonra babamın taşıyıcı annemle yani sekreteri ile de ilişkisi başlamış. Annem başlarda göz yummuş. Beş yaşına kadar beni ikisi birlikte büyütmüşler. Bildiğim kadarıyla ikisi de beni hep çok sevdi. Bir gün genetik annemle babamın sıkı bir kavga ettiklerini hatırlıyorum. Bu olaydan bir hafta sonra genetik annem evden ayrıldı. Babamı terk edebilirdi ama beni terk etmesini kabullenemiyordum. Bir ay kadar ortadan kayboldu. Belki de başka bir sevgilisi olmuştu. Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Bir ay sonra bir sürü oyuncak alıp beni görmeye geldi. Babamla da sanki hiç kavgalı değillermiş gibi konuşuyorlardı. Nerede kaldığını bilmiyordum. Hemen her akşam iş çıkışlarında uğrayıp beni görüyor ve biraz oynuyordu. Hafta sonları da bizimle kalıyordu ama anladığım kadar ile babamla artık eş değil arkadaştılar. Babamın eşi taşıyıcı annem olmuştu. Bu olaydan yaklaşık iki üç ay sonra da babam kene ısırması sonucunda feci bir şekilde hastanede hayatını kaybetti. Kenelerdeki bir virüs yirmi birinci yüzyıldan beri devamlı mutasyon geçirip evrimleşerek kendini ilaçlara karşı dirençli hale getirmişti ve bahar aylarında çok sık olmamakla birlikte keneler tarafından ısırılan insanlar kanamalı bir enfeksiyon sonucunda ölüyorlardı. Babam da bu hastalık nedeniyle hastaneye kaldırıldıktan sonra on beş gün içinde ölmüştü.

İnsanlık kansere çare bulmuş ama yüzyıllardır kene ısırığından geçen Kırım Kongo Kanamalı Ateşine bir çare bulamamıştı. Babam hastaneye kaldırılırken cebinde bana getirmek için aldığı çikolatalar varmış. Babamın ölümüne iki annem de çok üzülmüştü. Genetik annemin babama olan kırgınlık ve kızgınlığından ötürü fazla üzülmeyeceğini düşünüyordum ama cenaze töreninde taşıyıcı annemden daha fazla ağladığına tanık oldum. Beş yaşında olmama rağmen cenaze törenini bugün gibi net hatırlıyorum. Bana da yetişkin erkekler gibi siyah takım elbise, beyaz gömlek ve siyah fular giydirmişlerdi. Halk arasında Ulu Cami olarak da bilinen Büyük Tapınağa doğru giden tabutun önünde ben babamın bir resmini taşıyordum. Babamın tabutu görkemli sütunlu tapınağın bahçesindeki bir cenaze taşına konmuştu. Taşın bir ucunda Ulu Anamız, evrenin dişil gücü tanrıça Artemis'in insan boyunda bir heykeli vardı. Tarihte Efes Artemis'i olarak da bilinen heykelin bir kopyasıydı bu ve göğsünde bereketi simgeleyen bir çok memesi vardı. Geleneklere uygun olarak babamın başı heykelin göğsüne gelecek şekilde tabut masaya yerleştirilmişti. Bu ölen kişinin Artemis'in şefkatli ve bereketli göğsüne başını dayayarak son yolculuğuna uğurlanmasını simgeliyordu. Tapınakta ana tanrıçamızın diğer isimlerdeki heykelleri de vardı. Tarihte her toplumda başka bir adla bilinen ve tapılan tanrıçanın kuşkusuz sayısız ismi vardı, bunlardan en bilinenleri tapınağın bir köşesinde yer alıyordu. Kibele, Hubel, Sibel, İsis, Afrodit, Artemis, Diana, Umay, Havva, Meryem, hepsi sıra sıra dizili insanların ilgisini bekliyordu. Ana tanrıça Kibele'ye Anadolu'da Türkmenler Gevele dermiş. Bugün Konya'da Takkeli Dağ da denen Gevele Dağı'nın zirvesinde bundan yaklaşık iki yüz yıl önce yapılmış olan ve şehre kollarını açmış şefkatini sunan dev bir Gevele heykeli var ki dindar Konyalılar Anadolu'daki en büyük ana tanrıça heykeline sahip olduklarını söyleyip bunu bir övünç meselesi yaparlar. Hatta bir söylentiye göre İslam mistiklerinin en büyüklerinden Muhyiddini Arabi Hazretleri bu dağın zirvesinde yaşarmış. Çünkü Hacer'ül Esved'in Arapların Hubel dediği Kibele'yi temsil ettiğini bunun da Allah'ın isimlerinden Rahman olduğu şeklinde gizli bir öğretiyi yayarmış. Bu yüzden antik çağlarda Friglerin Kibele tapınağının olduğu bu dağın zirvesini o da kutsal bilip dergahını orada kurmuş denir.

Son beş yüz yıldır Akdeniz'deki toplumların çoğu tek tanrıcı dönemden önceki eski çoktanrıcı inançlarına geri dönmüşlerdi. Avrupa'da eski Yunan ve Mısır inançlarının karması bir çoktanrıcılık popüler olmuştu. Son papanın topladığı 2. Efes Konsülünde Meryem sadece tanrı doğuran Teodokos değil aynı zamanda kutsal üçlemenin esas unsurlarından biri yani Kutsal Ruh olarak kabul edilmişti. Yeni Katolik doktrininde İsa yeryüzüne inmiş ve vücut bulmuş Oğul iken Bakire Meryem de ondan önce yeryüzüne inmiş ve vücut bulmuş olan Kutsal Ruh'tu. Meryem Kutsal Ruh'tan değil Baba Tanrı'nın gönderdiği bir melekten İsa'ya hamile kalmıştı. Böylece antik Yunan'ın Hieragammos yani kutsal evlilik inancına geri dönülüyordu. Yahudilerin Kabala öğretisindeki Şekinah ile Meryem neredeyse aynı anlama bürünüyordu. Böylece Kilise 2500 yıl sonra eski Mısır'ın Osiris-İsis-Horus üçlemesini Baba, Meryem ve İsa olarak kabul etmiş oluyordu. Aynı yıllarda Orta Doğu'daki radikallerin olumsuz etkisiyle halk Sünni İslam'dan uzaklaşmış ve Sünni İslam Arabistan'da küçük bir azınlık haline gelmişti. Batıni ve Alevi akımlar özellikle Anadolu'da baskın hale gelip anatanrıça inancı ile Alevi-Bektaşiliğin karışımı bir inanç oluşturmuştu.

Cenaze merasimini yapmak üzere mor cüppeli bir tapınak rahibesi görevlendirilmişti. Otuzlarında genç bir kadın olan rahibenin uzun siyah saçları ve upuzun mor cüppesi içinde çok güzel bir kadın olduğunu hatırlıyorum. Rahibe törene başlamadan önce beni bir kenara çekip alnımdan öpmüş, şefkatle bağrına basmıştı. Ben ağlamaya başlamıştım. Rahibe yanaklarımı okşayarak, "Üzülme bebeğim, birazdan babacığını melekler Ulu Anamızın yanına taşıyacaklar ve orada gerçek annesiyle hep gülüp eğlenecek, anamızın adına Kibele, Artemis, İsis ne dersen de O Rahman ve merhametli olan ana tanrıçadır" demişti. Sonra da annelerimi çağırmış ve onlara sarılmıştı. Sonra da törene geçilmişti. Güzel rahibenin söyledikleri hâlâ kulaklarımdan silinmedi.

"Aziz cemaat,

Bugün aramızdan ayrılıp ilahi annemizin kucağına doğru yola çıkan Gökçe Anastasya oğlu Oğuz Priamus'un cenaze töreni için toplanmış bulunuyoruz. Bu dünyadayken her ölümlü gibi iyi ve kötü eylemlerde bulundu. Yaptığı kötü eylemler ve kırdığı gönüller için Yüce Anamızın onu affetmesi ve şefkatle bağrına basıp ruhunu kurtarmasını diliyoruz. Evrensel Yüce Bilincin terennümleri olan ulu tanrıçalar ve tanrılar onun ruhunu kutsasın, öteki boyutlarda bilincinin ve farkındalığının artmasına yardımcı olsunlar. Biz ölümlü alt bilinçler olarak, hepimizin hayat kaynağı olan var oluşun babası Yüce Evrensel Bilinç ve onun alemlerdeki tezahürü olan Ulu Anamızın önünde saygıyla eğiliyoruz."

Rahibenin sözlerinden sonra saf tutmuş kadınlı erkekli cemaat sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak tazim selamı verdiler. Arkada yer alan cenaze korosu da bağlama, gitar, tef ve flütlerin eşlik ettiği ve yıllar sonra her dinleyişimde beni ağlatıp hüzünlendiren cenaze deyişlerinden birini seslendirdi:

Derde derman arar idim

Derdim bana derman imiş

Ben gayrıda arar iken

Can içinde canan imiş


Bülbül oldum ağlar idim

Ben gülümü derem diye

Engel olan diken imiş

Canda gülümü dermeye


Yaşta değil başta imiş

Şimdi bildim sultan imiş

Haktan özge bir nesne yok

Görenler elbet yanılmış



Deyişten sonra helallik törenine geçildi. Rahibe cemaate dönerek,

"Aziz Cemaat, merhumun bilinen sevgili eşleri aramızdadır, aranızda merhumla sağlığında gönül birliği kurmuş olan hatun kişiler var ise helallik için şimdi Ulu Anamızın önüne gelsinler" dedi. Kısa bir sessizlikten sonra arka sıralarda duran tanımadığımız bir genç kadın ön sıraya geldi ve iki annemin de elini öpüp helallik istedi, onlar da kadının yüzünü öpüp helallik verdiler. Sonra rahibenin elini öptü, rahibe de kadının yüzünü öptü ve tekrar arka sıraya gönderdi. Sözü tekrar alan Rahibe,

"Aziz Cemaat merhumun sağlığında maddi ve manevi borcu ve alacağı, küslüğü, gönül kırgınlığı olanlar varsa onlar da gelsinler" dedi. Bir kaç erkek ve kadın aynı şekilde gelip annelerimin ve rahibenin elini öpüp helallik verdiler. Bunun üzerine Rahibe cemaate dönerek ,

"Aziz Cemaat Oğuz Priamus kardeşinizi nasıl bilirdiniz?" diye sordu. Cemaat hep bir ağızdan "iyi bilirdik" dediler.

"Bu dünyada size olan her türlü hakkını helal ediyor musunuz?" sorusuna da cemaat hep bir ağızdan,

"Helal olsun" şeklinde cevapladı.

Rahibe de cemaate dönüp, "O halde yediler, kırklar, gökteki bütün krallıklar demine hu, Oğuz kardeşimizin ruhunu ezeli ebedi ve ilahi anasına gönderiyoruz, devri daim olsun" dedi, cemaat de uzun bir hu çekti, rahibe de "âmin" diyerek tabuta dokunup cenazeyi kutsadı ve tabutun üzerinde Ulu Anamız Kibele'nin simgesi olan hilalli örtüyü alıp katlayarak bana verdi, ben de örtüyü alıp ağlayarak annelerimin yanına koştum. İkisi de bana sarılıp ağlıyorlardı. Gözyaşlarımız birbirine karışıyordu. Yine de onların yanında kendimi güvende hissediyordum.

Rahibe önde olmak üzere cemaat babamın tabutunu omuza alıp biraz ötedeki mezarlığa kadar taşırken arkadaki koro her cenazede gelenek olduğu üzere tef, ney ve gitarlar eşliğinde herkes uğurlama ilahisini söylüyordu:



Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş

Sağ u solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş

Öyle sanırdım ayriyem ,dost gayridir ben gayriyem
Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş

Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin
İnsan-ı Kamil olmağa lazım olan irfan imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş


Anla hemen bir sözdürür yokuş değildir düzdürür.

Alem kamu bir yüzdürür gören ona hayran imiş

Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkel-yakin
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

İşit Niyazi'nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak'tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş



Babamın ölümünden sonra hiç beklemediğim şekilde genetik annem de evimize geri taşındı ve taşıyıcı annemle birlikte artık hiç kavga etmeden yaşamaya başladılar. Aynı yıl ikisi de emekli oldular ve emekli ikramiyeleriyle bana da bu mütevazı daireyi aldılar.

Rüyamda bu sözünü ettiğim dairede savaş öncesi günlük hayatın içinde gördüm kendimi. Sabah bilişim cihazımı mutfağın duvarına yansıtarak günlük haberleri izliyor, bir yandan da kahve ve tereyağlı kızarmış ekmekten oluşan sabah kahvaltımı yapıyordum. Saat 10.00'da öğrencilerimle EBA ortamında sanal bir toplantım vardı. Dünkü ödevlerini tartışacaktık. Saat henüz 7.30'du ve iki buçuk saat boş zamanım vardı. Sokağın başındaki markete uğrayıp biraz alışveriş yapmayı planlıyordum. Sevgilim nedense ortada yoktu. Savaşta sevgilime ne olduğu ayrı bir hikaye tabi ki. Belki de bu nedenle sevgilimi rüyada görmüyordum artık.

13 Aralık 2584

Yirmi ikinci kattan aşağı inmek için asansörün düğmesine bastım. Eğer üst katlardan inen yoksa fazla beklemezdim. Ama her inişte en az on dakika beklemek yirmi ikinci katta oturanların kaderiydi neredeyse. Yirmi ikinci kattan yukarıda lüks daireler yer alıyordu. Üç asansörden biri ekspres asansördü ve sadece yukarıdakilerin kullanımına ayrılmıştı. Üstelik diğer iki asansörden de iki kat hızlıydı. Yetmiyormuş gibi üst kattakiler ellerindeki VIP kartlarıyla diğer iki asansörü çağırdıklarında asansörler ara katlarda hiç durmadan üst katlara çıkıyor ve yine hiç ara katlarda durmadan zemine iniyor böylece aşağı inmek için bir VIP in inmesini bekliyorduk. Tabi ki merdivenden inmek de bir alternatifti ama o da en az on dakika alırdı. Bu uygulamalara sesimizi çıkaramıyorduk çünkü değeri 120.000 Elektron olan daireleri lüks dairelerin VIP ayrıcalıklarını kabul ederek 60.000 Elektrona almıştık. Kabul etmeyip de ne yapacaktık ki? VIP'lerin olmadığı bir apartmana yerleşsek hiçbir hizmette öncelik sonralık sıkıntısı yaşamazdık belki ama bu sefer de 60.000 Elektron fazla ödeme yapmak için iki katı fazla taksit ödemek zorunda kalırdık. Lüks dairelerin en ucuzu ise 500.000 Elektrona satılmıştı. Beş altı odalı dubleks konutların yer aldığı lüks katlarda her türlü konfor düşünülmüştü. Kentimizde parası olanların ayrıcalıklı hizmet almalarına o kadar alışmış ve bu durumu o kadar kanıksamıştık ki, bunu günlük yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ediyorduk.

Bu iş yüzyıllar önce taaa 19. yüzyılda gemilerde ve trenlerde başlamış daha çok para veren kişiler birinci mevki kamaralarda ya da kompartımanlarda daha lüks seyahat etmeye başlamışlardı. Bu lüks, elbette ikinci mevkide seyahat edenlerin daha kötü koşullarda seyahat etmeleri pahasına mümkün olabiliyordu. Ekonomik ayrımcılık, 20. Yüzyıla gelindiğinde uçaklarda "business class" ve havaalanlarında VIP (çok önemli kişi) ve CIP (ticari olarak önemli kişi) uygulamaları ile daha da yoğunlaşmıştı. Parası olanlar havaalanlarında uzun kuyruklarda saatlerce beklemeden ve aşağılayıcı kontrollerden geçmeden uçaklarına binip orada rahat ve geniş koltuklarına yayılıp ayaklarını uzatarak uçuş öncesi ikramlarını alıyorlardı. Aynı anda sıradan insanlar "economy class" denen balık istifi sıkıştırılmış ve yanınızdaki yolcuya dokunmadan su bile içmenin zor olduğu, dizleriniz iki büklüm oturmak zorunda kaldığınız koltuklara mahkumlardı. 21.yüzyıla gelindiğinde VIP uygulaması bankalara kadar yayılmıştı. Bankalarda hesabı kabarık olan hatırlı müşteriler kredi kartlarını okutarak sıra bekleyen sıradan müşterilerin önüne geçerek işlem yapıyorlardı. Yirmi birinci yüzyılın sonunda VIP ayrıcalıkları o kadar artmıştı ki artık yeterince parası olan bir kişi mal ya da hizmet aldığı her kurumdan ayrı ayrı VIP hizmeti alacağına kredi kartının çipine gömülmüş bir VIP kimlik kartına sahip oluyordu. Böylece VIP tanımlı bir kredi kartının sahibi sadece hava alanlarında değil, sinemadan süpermarkete kadar hemen her yerde ayrıcalıklı hizmet satın alabiliyordu. Üstelik bu durum ülke dışında da geçerliliğini koruyordu. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak bedelini ödeyebildiğiniz sürece kentimizde her türlü hizmetten ayrıcalıklı olarak yararlanabilirdiniz, eğitim, sağlık, kültür, seks, hatta adalet hizmetlerinde bile durum böyleydi.

Rüyamda mahalledeki süpermarkette alışveriş yapıyordum. Makarna, haşlanmış kurbağa konservesi, kavrulmuş çekirge, peynir ve biraz da deve kuşu kıyması alıyordum. Süpermarkette 32. Katta oturan yaşlı zengin amcayı da gördüm ama konuşmadım. Bir kış günü buzda kayıp tam düşecekken kolundan tutarak onu mutlak bir kalça kırığından kurtarmıştım. Yüzüme şaşkınlıkla bakıp sadece "sağolun, teşekkürler" demiş ve yoluna devam etmişti. Daha sonra beni apartmanın girişinde ya da asansörün önünde gördüğünde selam verme gereğini bile duymamıştı. Düşmesine engel olduğum için elbette her gün gelip bana teşekkür etmesini beklemiyordum ama bir günaydın diyebilirdi. Ben de artık onu gördüğümde tanımıyormuş gibi yapıyordum. Rüyalarımızda bile neredeyse bir kast sisteminde yaşıyorduk.

14 Aralık 2584

Rüyamda alışverişimi yaptıktan sonra eve dönmüş, elimdeki paketlerle asansörün önünde bekliyordum. Yarım saat sonra EBA'da öğrencilerimle buluşacaktım ama asansör bir türlü gelmiyordu. Birdenbire o yaşlı adam yanımda bitiyordu ve yine konuşmuyorduk ama adam elindeki VIP kartla asansörü çağırıyor ve binip gidiyordu. Bir süre sonra tekrar iniyor sonra bana gülerek daha doğrusu sırıtarak tekrar çıkıyordu. Onun yüzünden eve gidemiyordum. Sohbet odasında öğrencilerimin karşısına çıkamayacaktım. Elimdeki paketlerle yirmi iki katı çıkmaya gözüm yemiyordu. Daha önce iki oturuma geç katıldığım için zaten iki ihtar almıştım. Eğer bu sefer yine geç kalırsam gelecek ay maaşımın yarısını ödemezlerdi. Anneler gününde annelerime güzel hediyeler almak istiyordum. Yeni aldığım eşyaların taksitleri ödenecekti. Yaşlı adam bir daha sırıtarak asansöre binmeye kalkarsa suratına yumruğu çakacaktım. Tam bu sırada rüyadan uyanmıştım. Yaşlı adamın yüzü hâlâ gözlerimin önündeydi. Rüya sona ermişti, şimdi savaş döneminde yaşıyorduk ve hepimizin hayatı üçüncü mevkide eşitlenmişti. Artık kimsenin VIP kartı yoktu. Olsa da çalışmazdı. Bir servete mal olan o milyonluk akıllı evlerin elektrik düğmeleri bile çalışmaz haldeydi. Benim dairem de pek işe yarar sayılmazdı bu arada. Asansörlerin hiçbiri çalışmadığı için yirmi ikinci kata inip çıkmak zorundaydım. Merkezi ısıtma sistemi devre dışıydı. Çatıdaki güneş pilleri de manyetik alan bombardımanıyla çalışamaz hale gelmişti, ısı ve ışık üretemiyordu. O akıllı bina aklını yitirmiş ve çelik beton karışımı bir çadır haline gelmişti. Eski zamanların savaşlarındaki gibi evimi başıma yıkmamışlardı ama yaşanmaz hale getirmeyi başarmışlardı. Ara sıra uğrayıp elbiselerimi değiştiriyor, lazım olan eşyalarımı yanıma alıyordum. Yirmi ikinci yüzyıldan sonra günlük hayatta kullanılan hemen her şey, otomobiller dahil, elektrikle çalışır hale gelmişti. Dünya petrol çağını çoktan geride bırakmıştı. Ancak petrol hala kimya sanayisinde kullanılıyordu. Nano teknolojik güneş pilleri ile çok ucuza elektrik üretilmeye başlanınca kuzey ülkelerinden gelen doğal gazın kullanımı da pahalı hale gelmişti. Her şeyin elektriğe çevrilmesi görünüşte çevrecileri sevinçten havaya uçuran bir gelişmeydi ama kimse elektronik bir savaşı hesaba katmamıştı. Düşman güçleri bütün elektrikli aletleri çalışamaz hale getirince bir anda beş yüz yıl geriye gidiveriyordunuz.


Continue reading this ebook at Smashwords.
Download this book for your ebook reader.
(Pages 1-30 show above.)